< Kerahet Vakti - Blogcu




Farkındasızlık

Bu koku da ne böyle? Tanıdık geliyor ama çıkartamadım. Nerdeyim, onu da bilmiyorum. Yatıyorum sanırım. Sırt üstü. Çıplak gibiyim üstelik. Rüya görüyorum galiba. Karabasan dedikleri bu mu yoksa? Evet kesinlikle bu… Çok ilginçmiş. Evet evet tam da anlatıldığı gibi… Sadece düşünebiliyorum. Konuşamıyorum, kıpırdayamıyorum. Şu karabasanı da tecrübe ediyorum ya, yarın anlatırım artık herkese abarta abarta. Ama bu koku neden? Ve çok tanıdık geliyor. Ne zaman uyanacağım? Saat kaç acaba, erken kalkmam gerekiyor. Lanet olası bir ameliyata gireceğim sabah ama ben burada karabasan efendi ile boğuşuyorum. Bir dakika, boğuşmuyorum. Beni şu anda boğması falan gerekiyor diye biliyorum. Ama bir hareket yok. Ahh! Bu koku, çıldıracağım. Uğultular da geliyor. Uyuyor muyum gerçekten? Tanrım neler oluyor? Önce dikkatimi toplayayım. Karabasan falan değil bu, apaçık belli. Ama ne? Düşünüyorum, en son ne yapıyordum? Arabam! Evet arabam. Arabamı park ediyordum. Tek başıma değilim ama. Nereye gitmişim, nerenin otoparkındayım?

Aman Tanrım! Ameliyattayım!

Ama neden uyutmadılar? Yoo hayır, uyuttular… Gözlerimi açmam gerekiyor, neler olup bittiğini bilmek zorundayım. Ama duyabiliyorum, kahretsin hissediyorum da. Buz gibi bir şey sürdüler kafama. Bu ses çok tanıdık. Nerde duydum acaba daha önce? Hah, evet ta kendisi!. Seksi doktorum. Ah be, seninle bu şartlarda mı yakınlaşacaktık? Yoksa benden intikam mı alıyor? Yok artık, sadece yemek teklif ettim. Tamam evli olduğunu biliyordum ama, sadece yemek yiyecektik. Hem böylesi bir güzellik bu kadar acımasız olamaz. Kesin yeni vurdular iğneyi. Henüz etki etmedi. Birazdan derin bir uykuya dalacağım. Başka türlüsü mümkün olamaz zaten. Ne yani? 700 kişide bir olan ihtimal beni mi buldu, çok saçma.. Hem o sadece bir filmdi. Gerçek gibiydi evet ama, film işte. Ne saçmalıyorum ben böyle, iyice delirdim. Evet, işimize dönelim. Bu ilaç etki göstermedi, yenisini rica edeyim?  Dur dur dur! Neşter mi istedin sen? Hey sen, farkında değilsin galiba ama ben her şeyin farkındayım. Bana bak, ben uyumadım henüz. Sana diyorum, önce beni uyutman gerekmiyor mu? Size söylüyorum. Tanrım! Bunlar hiçbir şeyin farkında değiller. Ama farkında olmalılar. Durun, hey sen! Verme o neşteri. Kahretsin bir şey yapmalıyım. Ama ne?

Peki bir şey yapmasam ne olur? Başıma ne gelebilir ki? Çok derin bir acı hissedeceğim, o bir gerçek. Fakat daha fazlası ne olabilir? Ne yani uyumadım diye ölecek miyim? Ölür müyüm? Keşke filmi biraz ciddiye alıp araştırsaydım. Ama 700 kişide bir ihtimaldi bu. Yani beni neden bulsun ki, yani ne bileyim. Ben… Hem mümkün değildi ki böyle bir şey. Yani mümkün olmamalıydı aslında. Yani film o, değil mi? Hem doktor değil mi bunlar. Neden fark etmiyorlar, nabzımın sesini ben bile duyabiliyorum. Heyecandan öleceğim. Terliyorum da üstelik. Neden fark etmiyorsunuz aptallar! Dur hem dur, neden böyle düşünüyorum, birazdan her şey normale dönecek zaten. Film çok etkilemiş beni anlaşılan. Neyse, ne yapıyordum? Tanrım, hala bir hareket yok bunlarda. Ne konuşuyorsunuz? Bir şey konuşmuyorlar. Ameliyat başlıyor sanırım. Bravo! Ben burada uyumuyorum, onlar benim kafa derimi yüzmeye hazırlanıyorlar. Çok garip, ölecek miyim bilmiyorum dahi. Eğer ölmezsem bütün bu olanları hatırlayacağım. Ama ya ölürsem? O zaman bütün bu çektiklerimin bir anlamı kalmıyor. Çünkü acı çektiğimi hissedebileceğim şu andan başka bir an olmayacak hayatımda. Ölürsem, nasıl olsa bilmeyeceğim bana neler olduğunu. Acı sürekliyse acıdır. Andan sonra da biliniyorsa, anlamlıdır. Aksi takdirde bir önemi yoktur. Üstelik acı başkası tarafından da bilinmeli. Yoksa ağırlığını kaybeder. Benim şu an burada yaşadıklarım, hatta yaşayacaklarım, birileri bunları bilmeli ki kıymet bulsun çektiklerim. Ama ölürsem, benim bile bilemediğim bir durum olacak ve haliyle hiçbir anlam ifade etmiyor. Ama ya ölmezsem? O zaman bu anı anlatabileceğim zamanım olacak bol bol. Aslında anlatsam bile kimi inandırabilirim ki? Gerçeküstü bir durum yaşıyorum çünkü. Çok olağan bir durum yaşasam bile inandırmam ki. Evet aslında, hayatım boyunca hep yalan söyleyen biri oldum ben. Yalan söyledim ve insanlar yalan söylediğimi hep bildiler. Artık güvenilirliğimi kaybettim ben. Neydi o laf? İnsanların güvenini kaybetm… Ahhh! Ne yapıyorsun ya? Tanrım kafamı kesmek üzere! Kesin öleceğim. Bu acının beni yaşatması mümkün değil. Hey oradakiler! Duyun artık sesimi! Hayatım gözlerimin önünden geçecekmiş gibi hissediyorum. Yılların klişesini yaşıyorum. Ne büyük haz! Hey durun, benim daha ömrüm olmalı. Daha yaşayacağım günlerim var. Biri beni duysun artık. Yapmam gereken bir yığın iş var önümde… Ne kadar boş bir hayat sürmüşüm meğer. İnsan bu duruma düşünce kavrıyor demek ki. Aklımaysa yalnızca annem düşüyor. Çok fazla ihmal ettim onu. Gireceğim ameliyatı bile söyleme gereği duymadım. Üzülmesin diye değil aslında, annem aklıma hiç gelmediği için. 36 senelik yaşamımda toplasak kaç saat ayırmışımdır ki anneme. İnsan bir süre aramayınca aramak daha da güçleşiyor. Kimden utanıyorsam sanki… Annem o benim, annem.. Ya kız kardeşim? Düğününe bile gitmedim. Çok işim olduğundan mı, hayır… O kadar önemsemiyordum ki, unutmuştum düğününü. Bana kızgınlığından aramamıştı o da bir daha. Babam, ah babam! Yıllar olmuştu onu görmeyeli. Beni hatırlıyor mudur acaba? Yolda görse tanır mı? Sanırım ben tanımam onu. Yitip gitti onca zamanımız. Oysa arayabilirdim. Babamı bulabilirdim. Anneme gidebilirdim. Kız kardeşimden özür dileyip, gecikmişte olsa bir hediye ile kapısına dikilebilirdim. Ama yapmadım. Neden yapmadığıma dair bir açıklamam dahi yok. Ne çok kızgınlardır bana kim bilir… İzmir’de birbirlerinden habersiz yaşıyorlar belki ama ben bundan bile habersizim.

Tanrım! Ne kadar boş bir ömür sürmüşüm meğer. “Benim” diyebileceğim hiçbir şey yok elimde. Hiçbir şeyim yok. Pişmanlık ne kadar derinine hissedilen bir duygu… İnsanın yaptığı şeylerden dolayı duyduğu pişmanlıklar yıllar sürse de mutlaka geçiyor. Ama yapmadığı, söylemediği şeylerin pişmanlığı ölene kadar geçmiyor. Ben bunu neden kendime yaşattım, ne için? Oysa elime bir şey geçmedi bunu yaptığım için. Yaşadığım hayat ailemi kaybetmenin zerresine değmiyor, ama yaptım… Ya da yapmadım… Yapmadığım şeyleri telafi etmek zorundayım. Çünkü hayat aslında yapılmadığından ötürü pişmanlık duyulabilen anların toplamıdır sadece. Meğer ben hiç yaşamamışım…

….

“Şşşş. Film çok etkiledi galiba. Yarım saattir sesin çıkmıyor…”

“Yarın sabah İzmir’e uçuyorum, bir süre orada kalacağım. Ameliyata gelirim sadece. Sonra, belki de hiç dönmem!..”

Üç Dişi Köpek



Boş boş gözlerle bana baktı. Ağlayacaktı belki ama bunu ne kendine ne de bana yakıştıramadığı her halinden belliydi. İçinden şükrettiğini duyabiliyordum. Bir anı olarak hafızasına kazıdığından da emindim. Ama bugünün ondaki tek anlamı bu olacaktı. Hayatını değiştirmeyecekti yani. Belki bana biraz üzülür, daha sevecen yaklaşırdı. En azından bir süre. Kendisine gelmesini bekledim. Silkelendi. “ Hesabı isteyelim mi ?” dedi. Bana ödettirmedi. Anlattıklarımdan sonra kendini iyi hissetmediğini sezebiliyordum.. Bugün ona ne vermiştim bilmiyorum ama, ben baba özledim.. Yani önemsiz..

“Gerçekten bıktım ben. Güzel bir bölüm okudum şimdi de çalışıyorum. Kaç yaşıma geldim hala arkadaşlarımla tatile çıkmama izin vermiyor. Neymiş efendim zaten kazandığım para bana yetmiyormuş. Her ay sonunda ondan da para istiyormuşum. Kriz varmış, biraz geleceğimi düşünmeliymişim. Baba parası yiyecek yaşı çoktan geçmişim. Kredi kartı ekstrelerimi görünce deliye döndü. Rahat harcayamayacaksam neden kazanıyoruz ki biz bu parayı. Ya uf, evden kaçırtacaklar beni en sonunda!”

Gülümseyerek yüzüne baktım. İki kardeştiler. Ağabeyi Kanada’da okumuş ve okulu bittikten sonra da orada yaşamaya devam etmişti. Bir zaman sonra da Kanadalı biriyle evlenmiş Türkiye’ye geri dönmüştü. Babasıyla beraber sahibi oldukları inşaat şirketini yönetiyorlardı. Annesi saf bir ev hanımıydı. Söylediği sözün aile arasında pek hükmü yoktu. Babası mimarlık okuyup, şirkete faydalı olmasını istemişti. Hayır demeden mimarlık okudu. Severek hem de. Sonra aile şirketine üçüncü oldu. Başına buyruk biri sayılmazdı. Dümdüz bir hayattan çıkma, dümdüz bir insandı işte. Hayatında hiç ölüm bile görmemişti. O yüzden üzüleceği durumların standartları çok düşüktü. Tıpkı şu an ağladığı durum gibi. Şimdi ona ne desem bir anlamı yoktu. Sadece istediği şeyleri söylersem onu hoşnut edebilirdim. Yapmadım. Birinin onu dövmesi gerekiyordu. Kahramanı olmak değildi niyetim. Sadece bir an haline şükretsin istedim. Belki de ben fazla dolmuştum. “ Bak” dedim. “ Eğer insanın hayatındaki baba modeli kötüyse…”

İşyerinde tanışmıştık. Çok güzel bir yüzü vardı. Hep dolu dolu bakan bir çift ela göz insanın içini titretmeye yeterdi. Zeki değildi, aptal bile sayılabilirdi. Ama hayatın sillesinden payına düşeni fazlasıyla almış olduğu ela gözlerinin hiç gitmeyen pusundan belli oluyordu.. Molamızda sigara içiyorduk. Hakkında bildiklerim, babasının olmadığından öteye geçmiyordu. İsyan günlerimden biriydi. Babam evi terk etmiş, annem ve kardeşimle bizi bırakmıştı. O günün sabahında bütün hayallerim ölmüş bir şekilde uyanmıştım. Yıllarca evde olan babanın özlemini çekmiştim. Aynı sofraya oturup, aynı yemeği yediğim ama asla baba demediğim, her baktığımda yüzünde cenaze gördüğüm bir babanın özlemini çekmiştim.

“ Onun sorumsuzluğundan bıktım ben. Yıllarca sorumsuzluğundan çektik. Ne annemin yüzünü güldürdü ne de bizim. Babalık görmedik ki ondan. Hastalandıkta doktora mı götürdü, üstümüze başımıza bir şey mi aldı ? Kendi kazandığını kendi yedi. Süründük hepimiz. Yıllarca babaanne eline baktık. Zavallı annem köyünden bunun için mi gelmişti sanki. Babama olan nefretim çok büyük. Hiç sahip çıkmadı bize. Dayım öldüğünde bile sadece kendini düşündü. Daha haftası çıkmadan annemle beraber olmak istedi, annem kabul etmeyince de yataktan kovdu. Üniversiteye gitmek istedim, koca bulup geri mi geleceksin dedi. Kendim tek başıma okudum. Bir kere bile aramadı. Ablam sevdiğiyle evlenmek istiyor diye, öz kızına orospu dedi. Ben böyle baba istemiyorum. Zaten sürekli bizi terk edip gitmek istiyordu. Şimdi bulmuş bir Rus kadın, defoldu gitti. Geri de gelmesin sakın. Aç, açık bakarız biz başımızın çaresine.. Nefret ediyorum ondan!”

Ela gözlerinde bir umursamazlık vardı. Belli ki bir şeyleri hatırlatmıştım. Kendime kızdım. Her ne olursa olsun karşımdaki babası olmayan birisiydi. Aptalca davrandım. Acı acı gülümsedi. Bir sigara daha yaktı. “ Bak” dedi..” Baba dediğin şey aslında anneden daha kutsal. Hele de kız çocukları için. Eğer bir babaya sahip değilsen…”

“ Ortaokuldaydım. Küçücüktüm. Yaşımdan büyük gösteriyordum. Yine şimdiki gibi, aptal biriydim. Annemde benim kadar aptal birisiydi. En büyük ağabeyim daha 17 yaşındaydı. Babam yaşıyordu o zamanlar. Onun babalığını sorgulayamayacak kadar basit şeylere işliyordu beynim. Derslerim, karşı sınıftaki yakışıklı çocuk, hayallerim..Aramız iyi değildi ama. Ya da bir aramız yoktu bilemiyorum. Sesini yalnızca başkalarına konuşurken duyardım. Benimle hiç konuşmazdı. Bir gün okuldan geldim. Ağabeylerim henüz yoktu. Annem pazara gitmişti. Mutfağa yemek hazırlamak için girdim. Evdeydi. Televizyon izliyordu. Onunla evde hiç yalnız kalmamış olmanın çekingenliği vardı üzerimde. Oysa o benim babamdı. Öylesine yabancıymış ki meğer. Belki bende onun için o kadar yabancıydım. Mutfağa, yanıma geldi. “Sen de aç mısın?” diye sordum. Anlam veremediğim bir ifadeyle yüzüme baktı. Saçımı kokladı. Okul formamın fermuarını açtı. Adını bilemediğim duygular içerisindeydim. Formamı sıyırdı. “ Benim güzel kızım” dedi. Daha önce ağzından hiç duymadığım bir cümleydi. Ama sevinemedim. Sertçe itti. Yere düştüm. Canım acıdı. Bağıramadım. Sonrasında hissettiğim acının dünya üzerinde tarifi bile yoktu. Hayatıma giren ilk erkek babamdı. Ve işte, tekrar ilk erkeğim olmuştu. Daha çocuk bile olamadan kadın olmuştum. O benim babamdı!

“Kalk” dedi ve çıktı mutfaktan. Nasıl duygulardı içimdekiler, küçük beynim bunu algılayamıyordu. Çektiğim acı iyi miydi kötü müydü bilemiyordum. Küçük bedenim yanıyordu adeta. Böylesi bir durum kimseyle paylaşılabilir miydi hiçbir fikrim yoktu. Ben daha 11 yaşındaydım. Kimseye söylemedim. O günün sabahında hayallerimin içimden bir kuş gibi uçtuğunu hissettim. Bu durum bir daha olmadı. Küçük tacizlerle yetindi sadece. Her ne sebeple olursa olsun bana dokunuşu dünyamı donduruyordu. Bir gün yine okuldan geldim, evde kimse yoktu. Karne almıştım. Televizyon izliyordu. Ürperdim. Kaçtım, yakaladı.. Yere düştüm. Çabuk hareketlerle soydu beni. Küçük bedenim altında eziliyordu. Okulum altında eziliyordu. Sevdiğim çizgi filmler, karşı sınıftaki yakışıklı çocuk altında eziliyordu. Altında eziliyordum! Kapı sesiyle irkildi. Toparlanamadı, korktu. Büyük ağabeyim okuldan gelmişti. Yüzündeki anlamsız ifadeyi çözemiyordum ama gözlerindeki tiksintiyle karışık alevleri seçebiliyordum. Yatak odasına koştu. Duvardaki av tüfeğiyle geri döndü. Yüzünde, sesinde tereddütün zerresi yoktu. “Sen onun babası olamazsın!” diye haykırdı. Alnından, tek kurşunla..

Babam hayatımdan sonsuza dek çıktı, ağabeyimi ıslah evine gönderdiler. Biz memlekete döndük. Doğuluyuz biz, akrabalara bu durumu anlatmak imkansızdı. Eğer gerçekten babam böyle bir şey yapmışsa bile ben suçluydum. Çünkü ben dişi köpektim. Babamı baştan çıkaran bendim. Okulum yarım kaldı elbette. Hayallerimde yitti, karşı sınıftaki yakışıklı çocukta. Annem benim yükümü kaldıramadı. Evlenmeliydim. Çok geçmeden İstanbul’daki dayımdan haber geldi, beni bu halimle kabul edecek bir adam vardı. 34 yaşındaydı. Evet babam yaşında. Ama zaten beni koynuna almak için evlenmiyor muydu benimle ? Babam bile koynuna aldıktan sonra beni, bu adamın kim olduğu, yaşı önemli miydi sanki. Evlendim, İstanbul’a döndüm. 15 yaşında anne oldum. 1,5 yaşındayken kaybettim oğlumu. O adama daha fazla katlanamazdım. Boşandım. Bu sürede ağabeyim ıslah evinden çıktı. Annemle küçük ağabeyim İstanbul’a geldiler. Bütün bunlar olmamış gibi hayatımızı devam ettirmeye çalışıyoruz.. Ama olmuyor, yaşadığım onca şeyden sonra hayata tutunamıyorum. Bütün bunlar başıma gelmeseydi, belki ben şu an okuyor olurdum. Ve en acısı ne biliyor musun ? Her şeye rağmen, baba özlüyorum ben.. Unutma, bir babanın evdeki kokusu yeter..”

Duyduklarımdan ürperecek kadar bile güç bulamıyordum kendimde. O susunca nefes bile almadığımı fark ettim. Yerinden kalktı, ağlamıyordu bile. O kadar dirayetlenmişti. Sustum, dakikalarca sustum. Konuşmadım, düşünmedim.. Sadece sustum..

“…hayatını şekillendirmen çevrendeki birçok insana nazaran çok daha zor. Önce bir hayat yaşamaya çalışıyorsun, sonra da o hayatı adam etmeye. Sadece kendinle var olmaya çalışıyorsun. Hayatına giren erkeklerden tiksiniyorsun. Çünkü sanıyorsun ki, her erkek baban gibi koca, her erkek baban gibi baba. Hayatına giren ilk erkek modeli baba ve başroldeki adam kötüyse film bir daha adam olmuyor. Bütün duygulardan çekinceli bir ömür sürüyorsun. Evlenmekten yuva kurmaktan korkuyorsun. Belki de kız çocuğu doğurmaktan. İstemiyorsun çünkü kızın babasından nefret etsin. İstemiyorsun çünkü kızının başına kötü hikayeler gelsin. Senin düşünmekten bile korktuğun ihtimaller bizim hayatımızda var ve bu ihtimaller yüzünden berbat yaşamlar sürüyoruz. Benim tercih edeceğim adam ya kızına zarar verirse düşüncesi bütün hayatını etkiliyor inan bana. Bu yolda ömür harcıyorsun. Tükeniyorsun. Yaşanmamışlıkların tek sebebi yaşamaktan korkmaların.. İyi bir yaşamın hayalini bile kuramıyorsun, çünkü iyi yaşam nedir bilemiyorsun. Yine de umutla sarılıyorsun. Şimdi düşün, o bir babanın özlemi içinde, cismiyle.. Bende cismi olan bir babanın ismine hasretim. Sense daha iyi bir baba istiyorsun.. “

Uzun bir sessizliği o bozdu.. “ Hesabı isteyelim mi?” dedi.. Garip duygular içerisindeydik ikimizde. Hikayenin diğer kahramanı o an ne durumda bilmeden..

F'allarla..



Papatya yaprakları gibisin.. Seviyorum, sevmiyorumlara gebe..


Hı ?




Ve ellerim ellerine dokunamamakla cezalı..

Hükmü giydik biz, ceza dolacak mı ?

Modernleşme ve Din ilişkisi

Modernleşme kavramı aslında çok yönlü olup, günümüzde kullanılan tabiriyle çağdaşlaşma anlamına da gelmektedir.

Çağımızda, gerek bireylerin gerekse toplumun ortak arzusu modernleşmektir. Günden güne modernleşen dünyada dinin yaşanabilirliği azalmıştır. Aynı bağlamda dinin tam anlamıyla yaşandığı toplumlarda da modernleşme yoktur veya azdır..

Genel olarak bütün dinlere baktığımızda bunun engeli olduğunu görebiliriz. Lakin oryantalistler bunu sadece İslam'a yorarlar çünkü onlarca İslam bir dindir fakat asla bir medeniyet değildir. Batıda İslam modernleşmenin önüne ket gibi görünürken, Müslüman kesimler de modernleşmeyi Batılılaşma, özden yitme, dinini yaşayamama, geleneklerini kaybetme gibi görmüş ve ürkmüşlerdir.. Fakat modernleşmeyi öz olarak din kavramı engeller.

Aslında iki kesimde kendi cihetlerinden bakıldığında bütünüyle haksız sayılmazlar. Bunu en iyi "kadın" üzerinden örneklemeler ile açıklayabiliriz.

Modern hayata geçişle kadının toplumdaki yeri önem kazanmıştırdan ziyade kadın toplumda yer kazanmıştır. Akabinde en basit örnekle çalışabilmeye başlamıştır. Peki çalışan kadın ne kadar dindar olabilir ? Bir kadın ile çalışan bir kimse ne kadar dindar olabilir ?

Üzerine yazılmış bir ayet bulunmamakla beraber kadın sesinin haram olduğunu söyleyen, dolaylı olarak izah eden din alimleri vardır. Hatta hadis-i şerifte bulunmaktadır..

-Ey kadınlar, ancak mahreminizle konuşun, namahremle konuşmayın!

Örneğin; hanefi mezhebinde güvenilen fıkıh kitabı Redd-ül Muhtar'da der ki;

Kadınların yüksek sesle veya yumuşak konuşmaları ve seslerini namahreme duyurmaları caiz olmadığı için, ezan ve ikamet okumaları da caiz değildir.

İncil' de der ki;

" Kadının toplantılarda sormak istediği birşey varsa eve gelince kocasına sorsun. Çünkü kadının toplantılarda konuşması ayıptır.."
1.Korintliler 14 / 35

Ve çağımızda yine kadın öğretmenler çağdaşlaşmanın görülmesiyle öğretmenlik görevlerinde de bulunmaya başlamışlardır.. Fakat yine İncil der ki;

Kadin sükunet ve tam bir uysallık içinde öğrensin. Kadinin öğretmesine, erkeğe egemen olmasına izin vermiyorum.
1.Timoteos 2/11


Çağdaşlaşmanın bir diğer getirisi de kadın-erkek eşitliğidir. Kadının, erkeğin sol kaburga kemiğinden yaratıldığı yönünde yorumlanan Nisa Suresi vardır.

" O insandan, eşini vücuda getirdi".


"Ey insanoğlu, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun."


Yahudilerin kutsal kitabı Talmud' da der ki;

" Havva, Adem'in 13. kaburga kemiğinden yaratıldı"


Kadının, yabancı bir erkeğe temasının bile haram olduğu butun kutsal kitaplarda çeşitli cümlelerle anlatılmıştır. Gelin görün ki, en basitinden bir otobüs yolculuğunda bile istemsiz temaslar kaçınılmazdır..

Daha anlaşılır bir örnek verecek olursak, çalışan kimseler için namaz kılmak neredeyse imkansız hale gelmiştir. Çağdaş yaşamla gelen, daha iyi bir yaşam standartı istekleri doğrultusunda mümkün olduğunca bütün aile bireyleri çalışmaktadır. Bu tempoda, gün içerisinde 5 vaktini namaza ayırmak güçleşmektedir. Çoğu mekanlarda namaz kılınacak münasip yerler bile bulunamamaktadır..

Modernizmin getirdiği teknoloji alanında gelişme de dine yüksek ölçüde engeldir. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte, insanın hakim olmakta zaten güçlük çektiği nefis, adeta fişeklenmektedir.

Örnekler elbette çoğaltılabilir. Ancak özünde varılan nokta aynıdır. Moderleşme dini, dinde modernleşmeyi yüksek ölçüde etkiler. İkisinin de yaşanabilirliğinin büyük ölçüde mümkün olduğu toplumlar da birinden biri muhakkak eksik kalır..

« Önceki :: Sonraki »