< Dökülenler - Kerahet Vakti - Blogcu





Farkındasızlık

Bu koku da ne böyle? Tanıdık geliyor ama çıkartamadım. Nerdeyim, onu da bilmiyorum. Yatıyorum sanırım. Sırt üstü. Çıplak gibiyim üstelik. Rüya görüyorum galiba. Karabasan dedikleri bu mu yoksa? Evet kesinlikle bu… Çok ilginçmiş. Evet evet tam da anlatıldığı gibi… Sadece düşünebiliyorum. Konuşamıyorum, kıpırdayamıyorum. Şu karabasanı da tecrübe ediyorum ya, yarın anlatırım artık herkese abarta abarta. Ama bu koku neden? Ve çok tanıdık geliyor. Ne zaman uyanacağım? Saat kaç acaba, erken kalkmam gerekiyor. Lanet olası bir ameliyata gireceğim sabah ama ben burada karabasan efendi ile boğuşuyorum. Bir dakika, boğuşmuyorum. Beni şu anda boğması falan gerekiyor diye biliyorum. Ama bir hareket yok. Ahh! Bu koku, çıldıracağım. Uğultular da geliyor. Uyuyor muyum gerçekten? Tanrım neler oluyor? Önce dikkatimi toplayayım. Karabasan falan değil bu, apaçık belli. Ama ne? Düşünüyorum, en son ne yapıyordum? Arabam! Evet arabam. Arabamı park ediyordum. Tek başıma değilim ama. Nereye gitmişim, nerenin otoparkındayım?

Aman Tanrım! Ameliyattayım!

Ama neden uyutmadılar? Yoo hayır, uyuttular… Gözlerimi açmam gerekiyor, neler olup bittiğini bilmek zorundayım. Ama duyabiliyorum, kahretsin hissediyorum da. Buz gibi bir şey sürdüler kafama. Bu ses çok tanıdık. Nerde duydum acaba daha önce? Hah, evet ta kendisi!. Seksi doktorum. Ah be, seninle bu şartlarda mı yakınlaşacaktık? Yoksa benden intikam mı alıyor? Yok artık, sadece yemek teklif ettim. Tamam evli olduğunu biliyordum ama, sadece yemek yiyecektik. Hem böylesi bir güzellik bu kadar acımasız olamaz. Kesin yeni vurdular iğneyi. Henüz etki etmedi. Birazdan derin bir uykuya dalacağım. Başka türlüsü mümkün olamaz zaten. Ne yani? 700 kişide bir olan ihtimal beni mi buldu, çok saçma.. Hem o sadece bir filmdi. Gerçek gibiydi evet ama, film işte. Ne saçmalıyorum ben böyle, iyice delirdim. Evet, işimize dönelim. Bu ilaç etki göstermedi, yenisini rica edeyim?  Dur dur dur! Neşter mi istedin sen? Hey sen, farkında değilsin galiba ama ben her şeyin farkındayım. Bana bak, ben uyumadım henüz. Sana diyorum, önce beni uyutman gerekmiyor mu? Size söylüyorum. Tanrım! Bunlar hiçbir şeyin farkında değiller. Ama farkında olmalılar. Durun, hey sen! Verme o neşteri. Kahretsin bir şey yapmalıyım. Ama ne?

Peki bir şey yapmasam ne olur? Başıma ne gelebilir ki? Çok derin bir acı hissedeceğim, o bir gerçek. Fakat daha fazlası ne olabilir? Ne yani uyumadım diye ölecek miyim? Ölür müyüm? Keşke filmi biraz ciddiye alıp araştırsaydım. Ama 700 kişide bir ihtimaldi bu. Yani beni neden bulsun ki, yani ne bileyim. Ben… Hem mümkün değildi ki böyle bir şey. Yani mümkün olmamalıydı aslında. Yani film o, değil mi? Hem doktor değil mi bunlar. Neden fark etmiyorlar, nabzımın sesini ben bile duyabiliyorum. Heyecandan öleceğim. Terliyorum da üstelik. Neden fark etmiyorsunuz aptallar! Dur hem dur, neden böyle düşünüyorum, birazdan her şey normale dönecek zaten. Film çok etkilemiş beni anlaşılan. Neyse, ne yapıyordum? Tanrım, hala bir hareket yok bunlarda. Ne konuşuyorsunuz? Bir şey konuşmuyorlar. Ameliyat başlıyor sanırım. Bravo! Ben burada uyumuyorum, onlar benim kafa derimi yüzmeye hazırlanıyorlar. Çok garip, ölecek miyim bilmiyorum dahi. Eğer ölmezsem bütün bu olanları hatırlayacağım. Ama ya ölürsem? O zaman bütün bu çektiklerimin bir anlamı kalmıyor. Çünkü acı çektiğimi hissedebileceğim şu andan başka bir an olmayacak hayatımda. Ölürsem, nasıl olsa bilmeyeceğim bana neler olduğunu. Acı sürekliyse acıdır. Andan sonra da biliniyorsa, anlamlıdır. Aksi takdirde bir önemi yoktur. Üstelik acı başkası tarafından da bilinmeli. Yoksa ağırlığını kaybeder. Benim şu an burada yaşadıklarım, hatta yaşayacaklarım, birileri bunları bilmeli ki kıymet bulsun çektiklerim. Ama ölürsem, benim bile bilemediğim bir durum olacak ve haliyle hiçbir anlam ifade etmiyor. Ama ya ölmezsem? O zaman bu anı anlatabileceğim zamanım olacak bol bol. Aslında anlatsam bile kimi inandırabilirim ki? Gerçeküstü bir durum yaşıyorum çünkü. Çok olağan bir durum yaşasam bile inandırmam ki. Evet aslında, hayatım boyunca hep yalan söyleyen biri oldum ben. Yalan söyledim ve insanlar yalan söylediğimi hep bildiler. Artık güvenilirliğimi kaybettim ben. Neydi o laf? İnsanların güvenini kaybetm… Ahhh! Ne yapıyorsun ya? Tanrım kafamı kesmek üzere! Kesin öleceğim. Bu acının beni yaşatması mümkün değil. Hey oradakiler! Duyun artık sesimi! Hayatım gözlerimin önünden geçecekmiş gibi hissediyorum. Yılların klişesini yaşıyorum. Ne büyük haz! Hey durun, benim daha ömrüm olmalı. Daha yaşayacağım günlerim var. Biri beni duysun artık. Yapmam gereken bir yığın iş var önümde… Ne kadar boş bir hayat sürmüşüm meğer. İnsan bu duruma düşünce kavrıyor demek ki. Aklımaysa yalnızca annem düşüyor. Çok fazla ihmal ettim onu. Gireceğim ameliyatı bile söyleme gereği duymadım. Üzülmesin diye değil aslında, annem aklıma hiç gelmediği için. 36 senelik yaşamımda toplasak kaç saat ayırmışımdır ki anneme. İnsan bir süre aramayınca aramak daha da güçleşiyor. Kimden utanıyorsam sanki… Annem o benim, annem.. Ya kız kardeşim? Düğününe bile gitmedim. Çok işim olduğundan mı, hayır… O kadar önemsemiyordum ki, unutmuştum düğününü. Bana kızgınlığından aramamıştı o da bir daha. Babam, ah babam! Yıllar olmuştu onu görmeyeli. Beni hatırlıyor mudur acaba? Yolda görse tanır mı? Sanırım ben tanımam onu. Yitip gitti onca zamanımız. Oysa arayabilirdim. Babamı bulabilirdim. Anneme gidebilirdim. Kız kardeşimden özür dileyip, gecikmişte olsa bir hediye ile kapısına dikilebilirdim. Ama yapmadım. Neden yapmadığıma dair bir açıklamam dahi yok. Ne çok kızgınlardır bana kim bilir… İzmir’de birbirlerinden habersiz yaşıyorlar belki ama ben bundan bile habersizim.

Tanrım! Ne kadar boş bir ömür sürmüşüm meğer. “Benim” diyebileceğim hiçbir şey yok elimde. Hiçbir şeyim yok. Pişmanlık ne kadar derinine hissedilen bir duygu… İnsanın yaptığı şeylerden dolayı duyduğu pişmanlıklar yıllar sürse de mutlaka geçiyor. Ama yapmadığı, söylemediği şeylerin pişmanlığı ölene kadar geçmiyor. Ben bunu neden kendime yaşattım, ne için? Oysa elime bir şey geçmedi bunu yaptığım için. Yaşadığım hayat ailemi kaybetmenin zerresine değmiyor, ama yaptım… Ya da yapmadım… Yapmadığım şeyleri telafi etmek zorundayım. Çünkü hayat aslında yapılmadığından ötürü pişmanlık duyulabilen anların toplamıdır sadece. Meğer ben hiç yaşamamışım…

….

“Şşşş. Film çok etkiledi galiba. Yarım saattir sesin çıkmıyor…”

“Yarın sabah İzmir’e uçuyorum, bir süre orada kalacağım. Ameliyata gelirim sadece. Sonra, belki de hiç dönmem!..”

 

 

Tek başınalık

Yalnızlık bir ihtiyaç, değeri bilinemeyen bir sessizlik hali…-

“ Bazı keyifler vardır ya hani, derin derin tarifi yapılamayan. Özündeki sebebi de pek bilinemez esasen. Kendisine dair bilinebilen tek duygunun keyif olması dışında.”

Üniversitede okurken devlet yurdunda kaldım. 4 ranzalı, 8 kişili odalarda. Evime, aileme çok uzak bir memleket değildi okuduğum şehir. Çekilen aile özlemine rağmen eve gitmeye direnilirdi. Galiba gurbette okuyan çocuğun aile özlemi çekmesi psikolojisini perçinlemekti derdimiz. Belki de… Belki de aile özlemi çekmiyorduk, çekmek için kendimizi zorluyorduk. Belki de… Özgürlüğün tadıydı, bilemiyorum.

O günlere dair hatırladığım en keskin duygu, sorumsuz öğrencinin, keyif veren sefaletiydi. Üniversite; dal olarak alınan sigaralardan pakete geçiş. Elden alınan harçlıklardan banka kartlarına adım. Yemek yeme alışkanlıklarının yitirildiği, standartların düştüğü…

Sigaraya ilk başladığım yıllarda ki bu 8 yıl öncesine tekabül eder, bir ağabey bana “Öyle bir zaman gelecek ki, karnın çok acıkacak ama sigaran da olmayacak. Ve sen cebinde kalan son parayı sigaraya vereceksin.” demişti. O zamanlar bana çok ütopik gelmişti. Üniversite de bu durumu en sık haliyle yaşayınca, o zamanlar ütopik gelişi ziyadesiyle komik gelmişti. O yıllarda “yemek” yemek ve sigara içmek lükstü bir kısmımız için. Bu ikisinin refahını yaşayabilmekte inanılmaz bir hazdı.

Bir gün, yurtta çıkan yemeklerden bunaldığımız bir gün, ucuza döner ekmek yiyebildiğimiz şahane(!) büfeye doğru yola çıktık. Bilindik caddede yürürken, dağılmak üzere hareketlenen kalabalığın doldurduğu bir dükkân dikkatimizi çekti. Bünyede öğrenci kural tanımazlığı barındırdığımız için hemen içeri girdik. Tezgâhları görünce bir kermeste olduğumuzu anlamamız uzun sürmedi. Şaşkındık ama. Her tarafta ablalar, teyzeler. Patik satıyor, kitap satıyor, incik boncuk, bölük pörçük ve yemek! Tezgâha yaklaştık. Yurdun başından beri daralan yemek dağarcığımızın izin verdiği ölçüye sıkışan hayal gücümüze sığdıramayacağımız kadar çok çeşitle karşı karşıyaydık. Kendimizi iyi niyetle süslenmiş bir ziyafette bulmuştuk, bilinçsizce. Çokça mantı, birkaç zeytinyağlı yaprak sarması, biraz kısır, patates kızartması, peynirli börek, kurabiyeler, tatlılar, kekler, içecek. Ziyafet değil de neydi? Tabaklarımızı hazırladık iş ödeme yapmaya geldi. 1,5 TL! Kişi başı 1,5 TL! İnanılır gibi mi? Şaşkınlığımızı dile getiremeyecek kadar sevinmiştik. Sormadık, bu bir mucizeydi ve bozmaya niyetimiz yoktu. Kocaman gülümsemelerle masaya geçtik, sessiz sessiz yemeğimizi yedik. Ucuza iyi yemek yemenin mutluluğuyla yurdumuza döndük…

Okuduğumuz bölümde yurtta kalan çok az öğrenci vardı. Birçoğu ailesi ile yaşıyordu. Aramızda hep bir sıcak çorba geyiği olurdu. Hikâyeden acırlardı halimize. En sefil zamanlarımız Ramazan aylarıydı. Bütün gün aç kalmanın ardından sıcak yemek istiyordu bünye haliyle. Bir gün iftara yakın bir saatte, bir arkadaşımız annesinin bizi bu akşam iftara beklediğini söyledi. Sevincimizi nerelere sığdıracağımızı bilemedik. Gittik, müthiş yemeğimizi yedik. Daha sonraki zamanlarda bu davetten feyz alan arkadaşlarımız Ramazan ayı boyunca ya evlerine çağırdılar ya da kavanozlarla yemekler getirdiler.

O yıllarda en çok sabahları temizlikçi teyzelerin çirkin çirkin deterjan kokularıyla uyanmak canımızı sıkıyordu. Annelerimizin börek kokularıyla uyanmak varken. Bir hafta sonu içimizden biri ailesinin yanına gitti. Pazartesi günü derse girmeyeceğini, akşam yurda döneceğini söyledi. O hafta sonu Pazar sabahı hepimiz çok şaşkın uyandık. Çünkü börek kokuyordu! Arkadaş erken dönmüştü, yanında bir kutu börek çörekle. Benim karşı ranzamda yatan arkadaş öyle etkilenmişti ki, “Günaydın anne!” diyerek açtı gözlerini… Saatlerce güldük tabi.

Sigara facialarımız olurdu bir de. En ucuzunu içerdik. Ucuz ama içilebilir sigara denemekten iflahımız kesilmişti. Gecenin bir yarısı, kimsede sigara olmadığı anlar. Odaların kapıları tek tek çalınıyor. Bulunan her sigara orospu denilenin en afilisine yakışır haliyle içiliyordu. Öyle zamanlar olurdu ki, birkaç çekimliği olan izmaritlere tavdık. Kat kati çöp çöp izmarit aradığımızı bilirim. Yarıya kadar içilip atılmış sigara bulmak, çalışmadan sınavdan geçmek gibi bir şeydi.

Bu hazları alabilmek bir erdemdi bana göre. İçimizde yitirmediğimiz pırıltılarımız vardı. Aykırı gençlerdik belki, ama ışıldıyorduk. Çünkü kalbimizi cilalayan küçük mutluluklarımız vardı hala.

Aslında tam da hayatın içinde, göbeğinde yeşeren ışıltılar bunlar. Belki mizahi yanı kuvvetli olmasından ötürü yaşamsal ciddiyetten uzak, arkadaş geyiği konusu yalnızca. Mizah deyince Uykusuz dergisi yazar/çizerlerinden Umut SARIKAYA geldi aklıma. Her hafta “İşimdeyim Gücümdeyim” adlı köşesinde, yaşamın içinden küçük keyiflik anları çekip konu ediyor kendisine. İki favori karikatürü vardır, bu mevzuda: Çocukken ilkokul zamanlarında mesela, erkek çocuklarında görülür genellikle, eve annenizin komşuları gelir ve siz hoş geldin bile demeden odanıza kapatırsınız kendinizi. Atari oynarsınız, şanslıysanız bilgisayar oyunu. Akşamüzeri misafirler gider, siz de kendinizi odadan dışarı atarsınız. Mutfağa yöneldiğinizde gördüğünüz börek çörekler gözlerinizi kamaştırır. Belki bu duruma hangi yaşta olursak olalım seviniyoruzdur.

Yine aynı yaşlarda, okuldan eve döndüğünüzde kapıda yabancı ayakkabı gördüğümüzde korkuyla karışık bir sevinç yaşarız. Çocuk kalbinin içindeki sönmemiş ışıltıyla…

Ben bütün bu bahsi geçen ve geçemeyen anlardan alınan hazza eş değer bir haz daha biliyorum. İstemli tek başınalık…

Cep telefonu kullanma moduna erememiş ergen dönemlerimde, okulda çok sıkıldığım zamanlarda, hatta kendimi öldürmem gerektiğine inandığım bazı günlerde, eve gelir ve dış kapıda bir not görürdüm “ Remziye teyzendeyim, anahtar terliğin içinde.” O an beni başka hiçbir şey bu kadar sevindiremezdi. Beklemediğim bir anda, arzuladığım bir şeye kavuşmuştum. Tek başımaydım. Bu hazzı yaşayabildiğim yaşlar, kalbimdeki ışıltının ilerde tekrar yanmak üzere söndüğü yaşlardı.

İstemli tek başınalık sonucunda haz alınabilen bir durumdur. Çünkü insanın istediği zaman yalnız kalabilme lüksü olmalı. Yalnızlık dönem dönem vuran bir ihtiyaçtır çünkü. Bu haz bir süreçtir aslında. Önceleri yalnızlık bizim için erişilemez bir durumdur. Ergen dönemlerinde aile bize yüktür, özlemeyiz, görmek istemeyiz ve yalnız kalma lüksümüz de yoktur. İçe kapanıklığımızı yalnızlığımızla pekiştiririz. Çünkü o zamanlar “yalnızlık” bir yara değildir içimizde. Üstelik hala ışıldıyoruzdur. Sonra yaş ilerler, bir parça korku serper tek başına kalma isteğinin üzerine. Yine zordur öyle anları yakalamak, yine ışıltımız vardır ama, etrafımızda yalnız olanları da gözleyebiliyoruzdur artık. Hüzün karışır içimize.. Sonra bir öteki yaş adımı.. Yolda tek başınıza yürümek bir keyif değildir artık sizin için. Yürüyüşlere çıktığınızda bile adımlarınız hızlıdır, çünkü insanlar bir yere yetişmeye çalışıyormuşsunuz sansın istersiniz. Yalnızlık üzerinize yakışmayan, giymek istemediğiniz bir elbise halini alır. Öyledir ki, istemli olmaktan çıkmış, kaçtığınız bir duygu olmuştur. Hediye alacak arkadaşınız vardır fakat hediye alırken fikir soracak kimseniz yoktur. Gözleriniz her daim dolu dolu gezersiniz. İzlemediğiniz film, okumadığınız kitap kalmamıştır. Parıldamıyorsunuzdur.

Kapıda yabancı ayakkabı görme umudunuz bile yitmişse, kalbinizdeki bütün ışıltıyı kaybetmişsiniz demektir…

 

 

Her nerdeysen


“Her şeyin başladığı nokta da aynıydı, her şeyin bittiği de.. Kimi hayata daha sıkı sarıldı, kiminin sarıldığı hayata bakışı değişti, kiminin de sarılacağı  hayatı, o hayata olan inancı yitti. Herkes etkilendi, öyle ya da böyle. Ve mahalde bulunan herkes her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu.”

 

30 Kasım 2001/ 00:45 ~

 

Bir çığlık, derinden gelen. Tek kişilik bir telaş, tek kişilik bir koşuşturma. Feryat figan esintisi. Öyle yürekleri dağlayan türden değil. Hiçbir şey anlamamazlık, farkına varamamışlık. Neydi, kimdi, neden bağırıyordu anlayamadım. “ Koşun! Dayınıza bir şey oldu!” Ne oldu ? Dayım nerde ? Saat kaç?

***

 

Anne     ~ Onlu yaşların ortalarında. Görücü usulü evlilik. Sürekli döven bir koca. Doğrulmuş 10 çocuk. Hayatta kalmış 6 çocuk. 5 kız bir erkek. Erkek, en küçüğü. Kıymetli..

 

Kardeş  ler ~ Mutsuz, asık suratlı anne. Döven bir baba. Evlenip giden, mutsuz kardeşler. 4 kız bir erkek kardeş. Erkek, en küçüğü. Kıymetli..

 

Yeğenler ~ Mutsuz anneler, sorumsuz babalar. İyi niyetli sürekli gülümseyen anneanne. Bir yığın kız kuzen. Kopuk, uzakta. Sene de bir kez görüşülebilen. 4 teyze bir dayı. Dayı, en küçüğü. Tek. Kıymetli..

 

            O yaşımda dahi dayımın farklı olduğunu görebiliyordum. Ama bu farklılığın nedeninin ne olduğunu çok sonraları çözebildim. Lise mezunuydu, yalnız yaşıyordu, İstanbul’daki tek kanımızdı. Son model telefonu vardı, arabası vardı. Üstelik hepimiz ona bayılıyorduk. Faklıydı işte. Ulaşılmazdı da. Bize gelmesi inanılmaz bir mutluluktu. Ve hepimiz dayım için aynı şeyleri hissediyorduk, eminim..

            Sadece sırt çantası ile geldi bize. Bir şey söylemedi. Konuşmayı çok severdi. Haddinden fazla üstelik. Ama olay, mekan, insan, yaşam ve bunlara dair bir şey anlatmaktan nefret ederdi. Zaman geçince herkes her şeyi konuşmadan da olsa anlardı nasıl olsa. Kimin neden acelesi vardı ki sanki öğrenmek için ?

 

            Haftalar geçti dayım bize geleli. Evet o anlatmadı ama biz anladık. Çalıştığı yer kapanmıştı. Parasız kaldığı için evi de boşaltmıştı. Üstelik ilk kız arkadaşı eğitim için İngiltere’ye gitmek zorundaydı. Yalnızdı ve kalacak bizden başka yeri de yoktu. Ama dayım çok değişmişti. Evet belki yaşadıkları kolay şeyler değildi ama dayımı yıkacak türden de değildi. Ama yıkılmıştı işte. Umutsuzdu. Yaşama dair hiçbir şey taşımıyordu. Ne olduğunu elbette anlayamıyordum ama normal değildi.

 

            Bizde kaldığı onca süre boyunca dayımı daha önce hiç tanımadığımı fark ettim. Keşfedilecek öyle güzel yanları vardı ki. Daha önceleri ona duyduğum hayranlığın aslında bir hiç olduğunu, hayran olunacak onlarca yanının olduğunu gördüm. Ama normal değildi dayım. Saçlarını kestirmiyordu, kıyafetlerini değiştirmiyordu, banyo yapmıyordu. Tam 4 ay! Akıl almıyor belki ama böyleydi, normal değildi. Herkesin kalbini kırıyordu. Ondaki anormalliği herkes fark etmişti. Beni irrite eden bir durum yoktu ama bütün herkes telaşlanmıştı. Benim rahatlığımın kaynağının aslında hiçbir şey bilmememin olduğunu çok sonra öğrendim.

 

            Bir gün aniden- bana göre aniydi ama aslında beklenendi- teyzelerim ve anneannem geldi. Kimse kimseye sarılmadı, kimse gelişten memnun olmadı, kimse gülmedi. Sürekli kavgalar oluyordu. Dayım herkesin kalbini kırıyordu. Sırayla hem de..

“ Sen kocanın himayesinden çıkamıyorsun. Para içinde sefalet yaşatıyor sana. Sesini bile çıkartamıyorsun. Çünkü korkaksın. Ama kendini bir şey sanarak dolaşıyorsun. Oysa bir hiçsin!”

 

“ Sende ezik, silik,sünepe bir kadınsın. Çocukların senden nefret ediyor. Çokta kıskançsın. Deliriyorsun kıskançlığından!”

 

“ Sen de koca kadın özentiden başka bir şey değilsin. Aslında küçücük bir beynin var!”

 

Ve daha niceleri. Zamanını hep birilerinin kalbini kırarak geçiriyordu. Neşeli olduğu zamanlarda da bizlere dönüp “ Hadi gösterin bakalım. Ben öldüğümde nasıl ağlayacaksınız arkamdan” diye takılırdı. Bu bizim canımızı yakardı ama o mutlu oluyordu. Ama normal değildi.

            Ramazan ayına girmiştik. Dayımı bilirdim, oruçsuz bir Ramazan, namazsız bir Cuma geçirmezdi. O yıl Ramazan ayında tek bir oruç bile tutmamıştı. Bir gün okula gitmeye hazırlanırken dayıma sordum. “ Neden oruç tutmuyorsun dayı ?” Verdiği cevap beni buz etmişti. “ Benim aylardır tuttuğum orucu kimse tutmuyor”…

            Annem sürekli şikayet ederdi. Üstünü değiştir, traş ol, banyo yap diye. O gün yine duyduğum cevap beni buz etmişti. “ Şehitlerin kefeni, üzerindeki elbisesidir” Evet, dayım kesinlikle normal değildi. Sürekli intihar etmekten bahsediyordu. Yaşamak için bir sebebi yokmuş çünkü. İntihar edecek adam yiyeceği haltı söyler miydi hiç ?  Benimle uğraşmalarına sinir oluyordum ama o çok eğleniyordu. Peşime takılır durmadan konuşurdu. Saçmalardı sadece. Ama eğlenirdi. Saçlarımla dalga geçerdi. Çay koy derdi bende o yaşın ergen tripleriyle karşılık verirdim. Bir kez olsun o istediğinde çay getirmedim önüne. Annemin kaş göz hareketiyle oflaya puflaya her defasında.. Yalvarırdı bana, “Bir kez olsun seni seviyorum de dayıcığım buna çok ihtiyacım var!” Demedim, hiç seni seviyorum dayıcığım demedim. Bunu hiç söylemedim. Nasıl bir pişmanlığa sürükleyeceğini hiç bilmiyordum çünkü.  Alihan Samedov’un balaban ile çaldığı Sen Gelmez Oldun ile uçar giderdi saatlerce. Ya da Tarkan’ın Her Nerdeysen’deki müthiş gitar tınısıyla. Ya da Sting’in Desert Rose’uyla..  O zamanlar bu şarkıların nasıl bir yara açacağını bilemezdim. Hala evimizde çalınmaz.

O öğlen okula gitmek üzere hazırlanırken dayımla son kez konuştuğumun elbette farkında değildim. Ve ben okuldayken anneme bu gece 12’de intihar edeceğini söylediğini de bilmiyordum. Gömleğimi ütülerken Yeşim Salkım “Gizli aşk bu, söyleyemem. Derdimi hiç kimseye” diyordu. Dayım baktı, gülümsedi. “ Senin gizli aşklardan n’aber ?”  Ve ben yine aynı ergen tribiyle tersledim. Cumaya gitmek için hazırlanıyordu. Neden ? Sormadım, hiçte bilemedim..

Okuldan eve geldiğimde dayım evde değildi. Bizde ablamla beraber babaanneme gittik. Döndüğümüzde dayım yatmıştı. Anneme bugün bizim salonda yatmamızı, bizim odamızda yatacağını söylemiş. Salona yataklarımızı yaptık ve yattık. Babam henüz gelmemişti. Gece yarısı annemin sesiyle uyandık. “ Koşun! Dayınıza bir şey oldu!”

 

Kalkıp odaya gittiğimde dayım ablamın yatağında, “kefeniyle” yatıyordu. Annem ordan oraya koşturuyor, ağlıyor, dayımın başına geliyor,dayıma vuruyor “ Ne yaptın sen?” diye soruyordu. Kardeşimle ben ne olduğunu anlamıyorduk ama ağlıyorduk. Bizi korkutan neydi hala bilmiyorum. Gözlerimi dayımın gözlerine dikmiştim. Masmavi gözleri hafif aralık ve bulanıktı. Benim gözlerim mi bulanıktı yoksa ? Sildim. Hayır, dayım resmen ağlıyordu! Dayıma ne oluyordu ?

 

Nefes nefese ablam girdi içeri. Onu görünce bir süredir ortada olmadığını fark ettim. Taksi çağırmaya gitmişti. Dayım acı çekiyordu, sarsılıyordu, ağlıyordu. Annem, ben ve taksi şoförü dayımı taksiye bindirmeye çalışıyorduk. Dayım artık acı çekmiyordu. Ablam çok telaşlıydı bense durgun. Soğukkanlılık değildi, ben ne olduğunu anlamamıştım henüz.

 

Ev duruldu, kardeşimle korkuyorduk. Televizyonu açtık. Dayıma ne olduğunu bilmiyorduk. O an ne düşündüm, ne hissettim hala bilemiyorum. İlk önce ablam geldi, gözleri yaşlı. Dayımın ceketini sordu. Ne oluyor sorularıma tamam tamam diyerek cevap verdi. Şaşkındı. Dayımın kimliğini aldı, çıktı gitti. O kimliğin hikayesini sonradan öğrenecektim. Öğrendiğimde de dayıma olan aşkım iki kat daha artacaktı. Yarım saat sonra babam ve yanında iki polis geldi. Konuşmaları anlayamayacak kadar şaşkındım. “Altın işinde çalışıyordu, bulması zor değil!” “ İyi ki kimliğini yeniden çıkartmış yoksa başınız çok ağrırdı.” “ Neydi peki derdi ?” Durun yahu, ne oluyor ? Baba ? Annem nerde ! ? Kimse bana bir şey söylemiyordu. Kimseyi anlamıyordum, sanki görmüyordum da. O ara ne oldu neler bitti anlamadım. Şaşkındım, hatırladığım tek his buydu. Aşağıdan sesler duydum. Annemi getiriyorlardı. Yan komşumuzda yanındaydı. Hangi arada geldi o ? Hem bir saniye, dayım nerde ?

Annem dağılmış bir halde eve girdi. Ayakta durmuş şaşkın şaşkın ona bakıyordum. Artık biri bir şey söylesindi. Annem bana baktı, televizyona baktı. “ Sizin derdiniz televizyon mu ? Dayınız öldü!” dedi. Sessizlik, tabi ki şaşkınlık… Yine kalabalık, herkes konuşuyor, annem ağlıyor, ablam bağırıyor. Kardeşim ? O sanki yoktu, gördüğümü hatırlamıyorum. Babam elinde bir şişe ile hararetli bir konuşma yapıyordu. Bense hala inanamıyordum. Şişeye dilini değdirdi ve banyoya koştu. “Siyanür” dedi. Ablamın çığlıklarıydı sadece duyduğum. Siyanür, artık ne olduğunu daha iyi anlıyordum. Ve inanıyordum.

Gün ağarır ağarmaz telefon açmak için dışarı çıktım. Neden evden aramadım hatırlamıyorum ama sanırım telefonumuz borcundan kapalıydı. Büyük teyzemi aradım. “ Dayım öldü, gelin” dedim sadece. Teyzemin bunu nasıl karşıladığını yıllar sonra kuzenlerimle bu konuyu konuşmaya cesaret edebildiğimizde öğrendim. Sessiz kalmış önce, telefonu düşürmüş sonra. “Murat ölmüş” demiş ve bayılmış.

O gün öğleden sonra teyzemler geldiler. O zaman anlayamamıştım sonraları kavradım. Çok kısa bir sürede gelmişlerdi. Hatta eniştem Nevzat Amca’ya “ Ben kullanamam Nevzat, sen de gel” demiş. Normalde 8 saat olan yolu birkaç saatte gelmişlerdi. Evde sadece dayım konuşuluyordu. Annem ağlıyordu, ablam ağlıyordu. Teyzem anneme sarılıyordu. Bense oturmuş metanetli bir şekilde olanlara bakıyordum. Sonra çözümlediğim, bu metanet falan değildi, içimdeki pişmanlık yangını gözyaşlarımla sönsün istemiyordum. Herkesin bir yorumu vardı. Ben susuyordum. Herkesin bir “neden” sorusu vardı. Ben susuyordum. Eniştem kızgındı, teyzem şaşkın. Bahsi geçen adam benim dayım, intihar etmiş olması ne kadar mümkün olabilirdi ki ? Aslında parçaları birleştirince anormal bir şey çıkmıyordu ortaya. Çünkü dayım geldiğinde normal değildi. O haldeki bir insanın yapması gereken en doğal ve tek şeyi yaptı. Kendini öldürdü. Yaşamasına değecek bir şey yoktu. Hayatı boyunca kurmaya çalıştığı her şey yitmişti. Ve yeniden kuramazdı. Yaşam karşısında boyun eğmezdi Murat. Yenilmezdi, ama yenilmişti. Bunu yediremeyecek kadar gururluydu. Herkesi ardında bırakıp tek başına bir hayat kurmuştu ve başaramamıştı. Bunu kimseye söyleyemezdi. Yapması  gerekeni yapmıştı. Kendi hayatını asla kaderin ellerine bırakmamıştı ve ölümünü de kaderine bırakmadı. Kendi kendinin eceli oldu ve ona yakışanda buydu. Yaşaması için bir sebep yoktu. Ölmemesi içinde bir sebep yoktu. Basit aslında. Hiç günahı olduğunu düşünmüyordu, hayatta kalması için de bir sebebi yoktu. Neden ölmesindi ki ? Ölmeden önce herkesi neden kırdığını daha iyi anladım. Kimse arkasından üzülmesin istiyordu. Yani vicdanı rahat olsun istiyordu. Kimsenin üzülmesine sebep olmak istemiyordu. Kendini kandırıyordu bunu kendi de biliyordu ama itiraf edemezdi. Gözlerinin açık olması bizi ne hale soktuğunu görmek içindi, ağlaması da pişmanlığıydı. Çünkü daha sonra yerde izler gördük. Siyanürü içer içmez tükürmüştü. Belki acıdan, belki pişmanlıktan. Ama ben büyük bir çaba ile bu düşünceyi flulaştırıyorum. Çünkü benim dayım acı çekmezdi, benim dayım yaptığı hiçbir şeyden pişman olmazdı. Eniştem bana fikrimi sorduğunda aynen böyle söylemiştim. Rahatlamışlardı. Ama ben rahatlamaları için söylememiştim. Gerçek buydu ve söz konusu dayımsa, ortada bundan başka bir gerçek olamazdı.

Ertesi gün cenazeyi memlekete götüreceklerdi. Sanki anneannemin içine doğmuştu. Telefon etti, dayımı sordu. Uyuyor dedim. Sanki teyzemin içine doğmuştu, dayımı sordu. Uyuyor dedim. O gece yola çıktılar. Anneanneme nasıl söyleyeceklerini bilmiyorlardı. Buna dayanamazdı. Benim sonradan öğrendiğim, Afyon yakınlarında anneannemin eltisini aramışlar, ona söylemişler. O da apar topar anneanneme gitmiş. “Mahmut’la kavga ettik” diye yalan söylemiş. Cenaze geldiğinde yalnız olmasın diye. Cenazeye  dair kimseye hiçbir şey sormadım. Hala daha sormuyorum. Çünkü bir yanım hala ölmediğini düşünüyor. Uzaklara gitti ve isterse geri gelecek. Bu düşünce öldü fikrinden çok çok daha iyi..

Dayım hakkında sonradan bilmediğim yığınla şey öğrenmiştim: Bir  gün intihar etmek için uzaklara gitmiş. Yanına siyanürü almış. Kimliğini, ehliyetini yakmış ve tam zehri içecekken akşam ezanı okunmuş. Sonra en yakın arkadaşı İsmail Abi’ye gidip durumu anlatmış ve “ Bir şeyler benim ölmemi engelliyor İsmail” demiş. Kimliğini yeniden çıkartması bu sebeptenmiş. Sonra iş görüşmesine gitmiş, o kısmı anımsıyorum. Gözleri ışıl ışıl eve gelmişti. “ Her şey yoluna girecek” demişti. Bense kimliğini bizi düşünerek tekrar çıkarttığını düşünmek istiyorum. Çünkü kimse onu geri aramadı. ( En azından dayım hayatta iken. Çünkü ölümünden yaklaşık iki ay sonra işe kabul edildiğine dair telefon gelmişti. Acımızı ikiye katlayarak..)Dayımın hayal kırıklığı yaşayabilen biri olduğuna inanamam. Dayımın umutsuzluğa düşmüş biri olduğunu kabul edemem. Hayır, iş görüşmesi için değil, biz zor durumda kalmayalım, kimliksiz birini evde tutmuş olmayalım, onu biz öldürmüş olmayalım diye çıkartmıştı. Hayır, benim dayım umutsuzluğa düşmedi!

Dayımdan sonra kimsenin hayatı asla eskisi gibi olmadı. Anneannem yaşamaktan vazgeçmişti bunu hepimiz görebiliyorduk. Eğer inançlı biri olmasaydı o da kendini öldürürdü bundan eminim. Bir daha asla gülmedi. Murat ismi evimizde hiç kullanılmadı. Yıllarca dayım konuşulamadı. Ölümünden tam 5 yıl sonra olanları konuşabildik. Bende çok derin yaralar açtığını söyleyebilirim. Eğer şimdiki aklım o zaman olsaydı dayımı anlayabilir ve onun fikirlerine ortak olabilirdim. O da “Kimse beni anlamıyor” diye benim oyuncak ayıma dert yanmazdı. Ben olurdum konuştuğu. Ve ben dayıma hiç çay getirmedim isteyerek. Ben dayıma hiç seni seviyorum demedim. Dayıma hiç sarılmadım. Saçların çok güzel dayı demedim. Dayımdan sonra hayata dair öğrendiğim en derin şey, pişmanlık.. Yaptıklarınızın, söylediklerinizin pişmanlığı yıllar sürse de mutlaka geçiyor. Ama yapmadıklarınızın, söylemediklerinizin pişmanlığını asla içinizden atamıyorsunuz. O yüzden birine iyi bir şey söyleyecekseniz ya da yapacaksınız bunu o an yapın. Bir dakika dahi beklemeyin. Yoksa hayatınızı zehredersiniz. Dayımın mezarına daha 2 yıl önce gitme cesaretini gösterebildim. Mezarının başına çöktüğümde onun için ilk gözyaşlarımı döktüm. Ve tek şey söyledim “ Seni seviyorum Dayı”. Ama artık çok geçti. Zaman geri alınabilen bir şey değildi.

Dayıma güzel bir armağan vermek istemiştim ve onu kitaplaştırdım.  Artık herkes onun  nasıl mükemmel biri olduğunu görebilecekti. Ama sonra Selçuk Altun’un Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir kitabını okudum. Dayısını anlatıyordu. Vazgeçtim. Daha önce biri yazmıştı ve benim dayım asla ikinci olamazdı…

Üç Dişi Köpek



Boş boş gözlerle bana baktı. Ağlayacaktı belki ama bunu ne kendine ne de bana yakıştıramadığı her halinden belliydi. İçinden şükrettiğini duyabiliyordum. Bir anı olarak hafızasına kazıdığından da emindim. Ama bugünün ondaki tek anlamı bu olacaktı. Hayatını değiştirmeyecekti yani. Belki bana biraz üzülür, daha sevecen yaklaşırdı. En azından bir süre. Kendisine gelmesini bekledim. Silkelendi. “ Hesabı isteyelim mi ?” dedi. Bana ödettirmedi. Anlattıklarımdan sonra kendini iyi hissetmediğini sezebiliyordum.. Bugün ona ne vermiştim bilmiyorum ama, ben baba özledim.. Yani önemsiz..

“Gerçekten bıktım ben. Güzel bir bölüm okudum şimdi de çalışıyorum. Kaç yaşıma geldim hala arkadaşlarımla tatile çıkmama izin vermiyor. Neymiş efendim zaten kazandığım para bana yetmiyormuş. Her ay sonunda ondan da para istiyormuşum. Kriz varmış, biraz geleceğimi düşünmeliymişim. Baba parası yiyecek yaşı çoktan geçmişim. Kredi kartı ekstrelerimi görünce deliye döndü. Rahat harcayamayacaksam neden kazanıyoruz ki biz bu parayı. Ya uf, evden kaçırtacaklar beni en sonunda!”

Gülümseyerek yüzüne baktım. İki kardeştiler. Ağabeyi Kanada’da okumuş ve okulu bittikten sonra da orada yaşamaya devam etmişti. Bir zaman sonra da Kanadalı biriyle evlenmiş Türkiye’ye geri dönmüştü. Babasıyla beraber sahibi oldukları inşaat şirketini yönetiyorlardı. Annesi saf bir ev hanımıydı. Söylediği sözün aile arasında pek hükmü yoktu. Babası mimarlık okuyup, şirkete faydalı olmasını istemişti. Hayır demeden mimarlık okudu. Severek hem de. Sonra aile şirketine üçüncü oldu. Başına buyruk biri sayılmazdı. Dümdüz bir hayattan çıkma, dümdüz bir insandı işte. Hayatında hiç ölüm bile görmemişti. O yüzden üzüleceği durumların standartları çok düşüktü. Tıpkı şu an ağladığı durum gibi. Şimdi ona ne desem bir anlamı yoktu. Sadece istediği şeyleri söylersem onu hoşnut edebilirdim. Yapmadım. Birinin onu dövmesi gerekiyordu. Kahramanı olmak değildi niyetim. Sadece bir an haline şükretsin istedim. Belki de ben fazla dolmuştum. “ Bak” dedim. “ Eğer insanın hayatındaki baba modeli kötüyse…”

İşyerinde tanışmıştık. Çok güzel bir yüzü vardı. Hep dolu dolu bakan bir çift ela göz insanın içini titretmeye yeterdi. Zeki değildi, aptal bile sayılabilirdi. Ama hayatın sillesinden payına düşeni fazlasıyla almış olduğu ela gözlerinin hiç gitmeyen pusundan belli oluyordu.. Molamızda sigara içiyorduk. Hakkında bildiklerim, babasının olmadığından öteye geçmiyordu. İsyan günlerimden biriydi. Babam evi terk etmiş, annem ve kardeşimle bizi bırakmıştı. O günün sabahında bütün hayallerim ölmüş bir şekilde uyanmıştım. Yıllarca evde olan babanın özlemini çekmiştim. Aynı sofraya oturup, aynı yemeği yediğim ama asla baba demediğim, her baktığımda yüzünde cenaze gördüğüm bir babanın özlemini çekmiştim.

“ Onun sorumsuzluğundan bıktım ben. Yıllarca sorumsuzluğundan çektik. Ne annemin yüzünü güldürdü ne de bizim. Babalık görmedik ki ondan. Hastalandıkta doktora mı götürdü, üstümüze başımıza bir şey mi aldı ? Kendi kazandığını kendi yedi. Süründük hepimiz. Yıllarca babaanne eline baktık. Zavallı annem köyünden bunun için mi gelmişti sanki. Babama olan nefretim çok büyük. Hiç sahip çıkmadı bize. Dayım öldüğünde bile sadece kendini düşündü. Daha haftası çıkmadan annemle beraber olmak istedi, annem kabul etmeyince de yataktan kovdu. Üniversiteye gitmek istedim, koca bulup geri mi geleceksin dedi. Kendim tek başıma okudum. Bir kere bile aramadı. Ablam sevdiğiyle evlenmek istiyor diye, öz kızına orospu dedi. Ben böyle baba istemiyorum. Zaten sürekli bizi terk edip gitmek istiyordu. Şimdi bulmuş bir Rus kadın, defoldu gitti. Geri de gelmesin sakın. Aç, açık bakarız biz başımızın çaresine.. Nefret ediyorum ondan!”

Ela gözlerinde bir umursamazlık vardı. Belli ki bir şeyleri hatırlatmıştım. Kendime kızdım. Her ne olursa olsun karşımdaki babası olmayan birisiydi. Aptalca davrandım. Acı acı gülümsedi. Bir sigara daha yaktı. “ Bak” dedi..” Baba dediğin şey aslında anneden daha kutsal. Hele de kız çocukları için. Eğer bir babaya sahip değilsen…”

“ Ortaokuldaydım. Küçücüktüm. Yaşımdan büyük gösteriyordum. Yine şimdiki gibi, aptal biriydim. Annemde benim kadar aptal birisiydi. En büyük ağabeyim daha 17 yaşındaydı. Babam yaşıyordu o zamanlar. Onun babalığını sorgulayamayacak kadar basit şeylere işliyordu beynim. Derslerim, karşı sınıftaki yakışıklı çocuk, hayallerim..Aramız iyi değildi ama. Ya da bir aramız yoktu bilemiyorum. Sesini yalnızca başkalarına konuşurken duyardım. Benimle hiç konuşmazdı. Bir gün okuldan geldim. Ağabeylerim henüz yoktu. Annem pazara gitmişti. Mutfağa yemek hazırlamak için girdim. Evdeydi. Televizyon izliyordu. Onunla evde hiç yalnız kalmamış olmanın çekingenliği vardı üzerimde. Oysa o benim babamdı. Öylesine yabancıymış ki meğer. Belki bende onun için o kadar yabancıydım. Mutfağa, yanıma geldi. “Sen de aç mısın?” diye sordum. Anlam veremediğim bir ifadeyle yüzüme baktı. Saçımı kokladı. Okul formamın fermuarını açtı. Adını bilemediğim duygular içerisindeydim. Formamı sıyırdı. “ Benim güzel kızım” dedi. Daha önce ağzından hiç duymadığım bir cümleydi. Ama sevinemedim. Sertçe itti. Yere düştüm. Canım acıdı. Bağıramadım. Sonrasında hissettiğim acının dünya üzerinde tarifi bile yoktu. Hayatıma giren ilk erkek babamdı. Ve işte, tekrar ilk erkeğim olmuştu. Daha çocuk bile olamadan kadın olmuştum. O benim babamdı!

“Kalk” dedi ve çıktı mutfaktan. Nasıl duygulardı içimdekiler, küçük beynim bunu algılayamıyordu. Çektiğim acı iyi miydi kötü müydü bilemiyordum. Küçük bedenim yanıyordu adeta. Böylesi bir durum kimseyle paylaşılabilir miydi hiçbir fikrim yoktu. Ben daha 11 yaşındaydım. Kimseye söylemedim. O günün sabahında hayallerimin içimden bir kuş gibi uçtuğunu hissettim. Bu durum bir daha olmadı. Küçük tacizlerle yetindi sadece. Her ne sebeple olursa olsun bana dokunuşu dünyamı donduruyordu. Bir gün yine okuldan geldim, evde kimse yoktu. Karne almıştım. Televizyon izliyordu. Ürperdim. Kaçtım, yakaladı.. Yere düştüm. Çabuk hareketlerle soydu beni. Küçük bedenim altında eziliyordu. Okulum altında eziliyordu. Sevdiğim çizgi filmler, karşı sınıftaki yakışıklı çocuk altında eziliyordu. Altında eziliyordum! Kapı sesiyle irkildi. Toparlanamadı, korktu. Büyük ağabeyim okuldan gelmişti. Yüzündeki anlamsız ifadeyi çözemiyordum ama gözlerindeki tiksintiyle karışık alevleri seçebiliyordum. Yatak odasına koştu. Duvardaki av tüfeğiyle geri döndü. Yüzünde, sesinde tereddütün zerresi yoktu. “Sen onun babası olamazsın!” diye haykırdı. Alnından, tek kurşunla..

Babam hayatımdan sonsuza dek çıktı, ağabeyimi ıslah evine gönderdiler. Biz memlekete döndük. Doğuluyuz biz, akrabalara bu durumu anlatmak imkansızdı. Eğer gerçekten babam böyle bir şey yapmışsa bile ben suçluydum. Çünkü ben dişi köpektim. Babamı baştan çıkaran bendim. Okulum yarım kaldı elbette. Hayallerimde yitti, karşı sınıftaki yakışıklı çocukta. Annem benim yükümü kaldıramadı. Evlenmeliydim. Çok geçmeden İstanbul’daki dayımdan haber geldi, beni bu halimle kabul edecek bir adam vardı. 34 yaşındaydı. Evet babam yaşında. Ama zaten beni koynuna almak için evlenmiyor muydu benimle ? Babam bile koynuna aldıktan sonra beni, bu adamın kim olduğu, yaşı önemli miydi sanki. Evlendim, İstanbul’a döndüm. 15 yaşında anne oldum. 1,5 yaşındayken kaybettim oğlumu. O adama daha fazla katlanamazdım. Boşandım. Bu sürede ağabeyim ıslah evinden çıktı. Annemle küçük ağabeyim İstanbul’a geldiler. Bütün bunlar olmamış gibi hayatımızı devam ettirmeye çalışıyoruz.. Ama olmuyor, yaşadığım onca şeyden sonra hayata tutunamıyorum. Bütün bunlar başıma gelmeseydi, belki ben şu an okuyor olurdum. Ve en acısı ne biliyor musun ? Her şeye rağmen, baba özlüyorum ben.. Unutma, bir babanın evdeki kokusu yeter..”

Duyduklarımdan ürperecek kadar bile güç bulamıyordum kendimde. O susunca nefes bile almadığımı fark ettim. Yerinden kalktı, ağlamıyordu bile. O kadar dirayetlenmişti. Sustum, dakikalarca sustum. Konuşmadım, düşünmedim.. Sadece sustum..

“…hayatını şekillendirmen çevrendeki birçok insana nazaran çok daha zor. Önce bir hayat yaşamaya çalışıyorsun, sonra da o hayatı adam etmeye. Sadece kendinle var olmaya çalışıyorsun. Hayatına giren erkeklerden tiksiniyorsun. Çünkü sanıyorsun ki, her erkek baban gibi koca, her erkek baban gibi baba. Hayatına giren ilk erkek modeli baba ve başroldeki adam kötüyse film bir daha adam olmuyor. Bütün duygulardan çekinceli bir ömür sürüyorsun. Evlenmekten yuva kurmaktan korkuyorsun. Belki de kız çocuğu doğurmaktan. İstemiyorsun çünkü kızın babasından nefret etsin. İstemiyorsun çünkü kızının başına kötü hikayeler gelsin. Senin düşünmekten bile korktuğun ihtimaller bizim hayatımızda var ve bu ihtimaller yüzünden berbat yaşamlar sürüyoruz. Benim tercih edeceğim adam ya kızına zarar verirse düşüncesi bütün hayatını etkiliyor inan bana. Bu yolda ömür harcıyorsun. Tükeniyorsun. Yaşanmamışlıkların tek sebebi yaşamaktan korkmaların.. İyi bir yaşamın hayalini bile kuramıyorsun, çünkü iyi yaşam nedir bilemiyorsun. Yine de umutla sarılıyorsun. Şimdi düşün, o bir babanın özlemi içinde, cismiyle.. Bende cismi olan bir babanın ismine hasretim. Sense daha iyi bir baba istiyorsun.. “

Uzun bir sessizliği o bozdu.. “ Hesabı isteyelim mi?” dedi.. Garip duygular içerisindeydik ikimizde. Hikayenin diğer kahramanı o an ne durumda bilmeden..

Modernleşme ve Din ilişkisi

Modernleşme kavramı aslında çok yönlü olup, günümüzde kullanılan tabiriyle çağdaşlaşma anlamına da gelmektedir.

Çağımızda, gerek bireylerin gerekse toplumun ortak arzusu modernleşmektir. Günden güne modernleşen dünyada dinin yaşanabilirliği azalmıştır. Aynı bağlamda dinin tam anlamıyla yaşandığı toplumlarda da modernleşme yoktur veya azdır..

Genel olarak bütün dinlere baktığımızda bunun engeli olduğunu görebiliriz. Lakin oryantalistler bunu sadece İslam'a yorarlar çünkü onlarca İslam bir dindir fakat asla bir medeniyet değildir. Batıda İslam modernleşmenin önüne ket gibi görünürken, Müslüman kesimler de modernleşmeyi Batılılaşma, özden yitme, dinini yaşayamama, geleneklerini kaybetme gibi görmüş ve ürkmüşlerdir.. Fakat modernleşmeyi öz olarak din kavramı engeller.

Aslında iki kesimde kendi cihetlerinden bakıldığında bütünüyle haksız sayılmazlar. Bunu en iyi "kadın" üzerinden örneklemeler ile açıklayabiliriz.

Modern hayata geçişle kadının toplumdaki yeri önem kazanmıştırdan ziyade kadın toplumda yer kazanmıştır. Akabinde en basit örnekle çalışabilmeye başlamıştır. Peki çalışan kadın ne kadar dindar olabilir ? Bir kadın ile çalışan bir kimse ne kadar dindar olabilir ?

Üzerine yazılmış bir ayet bulunmamakla beraber kadın sesinin haram olduğunu söyleyen, dolaylı olarak izah eden din alimleri vardır. Hatta hadis-i şerifte bulunmaktadır..

-Ey kadınlar, ancak mahreminizle konuşun, namahremle konuşmayın!

Örneğin; hanefi mezhebinde güvenilen fıkıh kitabı Redd-ül Muhtar'da der ki;

Kadınların yüksek sesle veya yumuşak konuşmaları ve seslerini namahreme duyurmaları caiz olmadığı için, ezan ve ikamet okumaları da caiz değildir.

İncil' de der ki;

" Kadının toplantılarda sormak istediği birşey varsa eve gelince kocasına sorsun. Çünkü kadının toplantılarda konuşması ayıptır.."
1.Korintliler 14 / 35

Ve çağımızda yine kadın öğretmenler çağdaşlaşmanın görülmesiyle öğretmenlik görevlerinde de bulunmaya başlamışlardır.. Fakat yine İncil der ki;

Kadin sükunet ve tam bir uysallık içinde öğrensin. Kadinin öğretmesine, erkeğe egemen olmasına izin vermiyorum.
1.Timoteos 2/11


Çağdaşlaşmanın bir diğer getirisi de kadın-erkek eşitliğidir. Kadının, erkeğin sol kaburga kemiğinden yaratıldığı yönünde yorumlanan Nisa Suresi vardır.

" O insandan, eşini vücuda getirdi".


"Ey insanoğlu, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun."


Yahudilerin kutsal kitabı Talmud' da der ki;

" Havva, Adem'in 13. kaburga kemiğinden yaratıldı"


Kadının, yabancı bir erkeğe temasının bile haram olduğu butun kutsal kitaplarda çeşitli cümlelerle anlatılmıştır. Gelin görün ki, en basitinden bir otobüs yolculuğunda bile istemsiz temaslar kaçınılmazdır..

Daha anlaşılır bir örnek verecek olursak, çalışan kimseler için namaz kılmak neredeyse imkansız hale gelmiştir. Çağdaş yaşamla gelen, daha iyi bir yaşam standartı istekleri doğrultusunda mümkün olduğunca bütün aile bireyleri çalışmaktadır. Bu tempoda, gün içerisinde 5 vaktini namaza ayırmak güçleşmektedir. Çoğu mekanlarda namaz kılınacak münasip yerler bile bulunamamaktadır..

Modernizmin getirdiği teknoloji alanında gelişme de dine yüksek ölçüde engeldir. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte, insanın hakim olmakta zaten güçlük çektiği nefis, adeta fişeklenmektedir.

Örnekler elbette çoğaltılabilir. Ancak özünde varılan nokta aynıdır. Moderleşme dini, dinde modernleşmeyi yüksek ölçüde etkiler. İkisinin de yaşanabilirliğinin büyük ölçüde mümkün olduğu toplumlar da birinden biri muhakkak eksik kalır..

« Önceki ::