< Her nerdeysen - Kerahet Vakti - Blogcu





7/7/2009

Her nerdeysen


“Her şeyin başladığı nokta da aynıydı, her şeyin bittiği de.. Kimi hayata daha sıkı sarıldı, kiminin sarıldığı hayata bakışı değişti, kiminin de sarılacağı  hayatı, o hayata olan inancı yitti. Herkes etkilendi, öyle ya da böyle. Ve mahalde bulunan herkes her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu.”

 

30 Kasım 2001/ 00:45 ~

 

Bir çığlık, derinden gelen. Tek kişilik bir telaş, tek kişilik bir koşuşturma. Feryat figan esintisi. Öyle yürekleri dağlayan türden değil. Hiçbir şey anlamamazlık, farkına varamamışlık. Neydi, kimdi, neden bağırıyordu anlayamadım. “ Koşun! Dayınıza bir şey oldu!” Ne oldu ? Dayım nerde ? Saat kaç?

***

 

Anne     ~ Onlu yaşların ortalarında. Görücü usulü evlilik. Sürekli döven bir koca. Doğrulmuş 10 çocuk. Hayatta kalmış 6 çocuk. 5 kız bir erkek. Erkek, en küçüğü. Kıymetli..

 

Kardeş  ler ~ Mutsuz, asık suratlı anne. Döven bir baba. Evlenip giden, mutsuz kardeşler. 4 kız bir erkek kardeş. Erkek, en küçüğü. Kıymetli..

 

Yeğenler ~ Mutsuz anneler, sorumsuz babalar. İyi niyetli sürekli gülümseyen anneanne. Bir yığın kız kuzen. Kopuk, uzakta. Sene de bir kez görüşülebilen. 4 teyze bir dayı. Dayı, en küçüğü. Tek. Kıymetli..

 

            O yaşımda dahi dayımın farklı olduğunu görebiliyordum. Ama bu farklılığın nedeninin ne olduğunu çok sonraları çözebildim. Lise mezunuydu, yalnız yaşıyordu, İstanbul’daki tek kanımızdı. Son model telefonu vardı, arabası vardı. Üstelik hepimiz ona bayılıyorduk. Faklıydı işte. Ulaşılmazdı da. Bize gelmesi inanılmaz bir mutluluktu. Ve hepimiz dayım için aynı şeyleri hissediyorduk, eminim..

            Sadece sırt çantası ile geldi bize. Bir şey söylemedi. Konuşmayı çok severdi. Haddinden fazla üstelik. Ama olay, mekan, insan, yaşam ve bunlara dair bir şey anlatmaktan nefret ederdi. Zaman geçince herkes her şeyi konuşmadan da olsa anlardı nasıl olsa. Kimin neden acelesi vardı ki sanki öğrenmek için ?

 

            Haftalar geçti dayım bize geleli. Evet o anlatmadı ama biz anladık. Çalıştığı yer kapanmıştı. Parasız kaldığı için evi de boşaltmıştı. Üstelik ilk kız arkadaşı eğitim için İngiltere’ye gitmek zorundaydı. Yalnızdı ve kalacak bizden başka yeri de yoktu. Ama dayım çok değişmişti. Evet belki yaşadıkları kolay şeyler değildi ama dayımı yıkacak türden de değildi. Ama yıkılmıştı işte. Umutsuzdu. Yaşama dair hiçbir şey taşımıyordu. Ne olduğunu elbette anlayamıyordum ama normal değildi.

 

            Bizde kaldığı onca süre boyunca dayımı daha önce hiç tanımadığımı fark ettim. Keşfedilecek öyle güzel yanları vardı ki. Daha önceleri ona duyduğum hayranlığın aslında bir hiç olduğunu, hayran olunacak onlarca yanının olduğunu gördüm. Ama normal değildi dayım. Saçlarını kestirmiyordu, kıyafetlerini değiştirmiyordu, banyo yapmıyordu. Tam 4 ay! Akıl almıyor belki ama böyleydi, normal değildi. Herkesin kalbini kırıyordu. Ondaki anormalliği herkes fark etmişti. Beni irrite eden bir durum yoktu ama bütün herkes telaşlanmıştı. Benim rahatlığımın kaynağının aslında hiçbir şey bilmememin olduğunu çok sonra öğrendim.

 

            Bir gün aniden- bana göre aniydi ama aslında beklenendi- teyzelerim ve anneannem geldi. Kimse kimseye sarılmadı, kimse gelişten memnun olmadı, kimse gülmedi. Sürekli kavgalar oluyordu. Dayım herkesin kalbini kırıyordu. Sırayla hem de..

“ Sen kocanın himayesinden çıkamıyorsun. Para içinde sefalet yaşatıyor sana. Sesini bile çıkartamıyorsun. Çünkü korkaksın. Ama kendini bir şey sanarak dolaşıyorsun. Oysa bir hiçsin!”

 

“ Sende ezik, silik,sünepe bir kadınsın. Çocukların senden nefret ediyor. Çokta kıskançsın. Deliriyorsun kıskançlığından!”

 

“ Sen de koca kadın özentiden başka bir şey değilsin. Aslında küçücük bir beynin var!”

 

Ve daha niceleri. Zamanını hep birilerinin kalbini kırarak geçiriyordu. Neşeli olduğu zamanlarda da bizlere dönüp “ Hadi gösterin bakalım. Ben öldüğümde nasıl ağlayacaksınız arkamdan” diye takılırdı. Bu bizim canımızı yakardı ama o mutlu oluyordu. Ama normal değildi.

            Ramazan ayına girmiştik. Dayımı bilirdim, oruçsuz bir Ramazan, namazsız bir Cuma geçirmezdi. O yıl Ramazan ayında tek bir oruç bile tutmamıştı. Bir gün okula gitmeye hazırlanırken dayıma sordum. “ Neden oruç tutmuyorsun dayı ?” Verdiği cevap beni buz etmişti. “ Benim aylardır tuttuğum orucu kimse tutmuyor”…

            Annem sürekli şikayet ederdi. Üstünü değiştir, traş ol, banyo yap diye. O gün yine duyduğum cevap beni buz etmişti. “ Şehitlerin kefeni, üzerindeki elbisesidir” Evet, dayım kesinlikle normal değildi. Sürekli intihar etmekten bahsediyordu. Yaşamak için bir sebebi yokmuş çünkü. İntihar edecek adam yiyeceği haltı söyler miydi hiç ?  Benimle uğraşmalarına sinir oluyordum ama o çok eğleniyordu. Peşime takılır durmadan konuşurdu. Saçmalardı sadece. Ama eğlenirdi. Saçlarımla dalga geçerdi. Çay koy derdi bende o yaşın ergen tripleriyle karşılık verirdim. Bir kez olsun o istediğinde çay getirmedim önüne. Annemin kaş göz hareketiyle oflaya puflaya her defasında.. Yalvarırdı bana, “Bir kez olsun seni seviyorum de dayıcığım buna çok ihtiyacım var!” Demedim, hiç seni seviyorum dayıcığım demedim. Bunu hiç söylemedim. Nasıl bir pişmanlığa sürükleyeceğini hiç bilmiyordum çünkü.  Alihan Samedov’un balaban ile çaldığı Sen Gelmez Oldun ile uçar giderdi saatlerce. Ya da Tarkan’ın Her Nerdeysen’deki müthiş gitar tınısıyla. Ya da Sting’in Desert Rose’uyla..  O zamanlar bu şarkıların nasıl bir yara açacağını bilemezdim. Hala evimizde çalınmaz.

O öğlen okula gitmek üzere hazırlanırken dayımla son kez konuştuğumun elbette farkında değildim. Ve ben okuldayken anneme bu gece 12’de intihar edeceğini söylediğini de bilmiyordum. Gömleğimi ütülerken Yeşim Salkım “Gizli aşk bu, söyleyemem. Derdimi hiç kimseye” diyordu. Dayım baktı, gülümsedi. “ Senin gizli aşklardan n’aber ?”  Ve ben yine aynı ergen tribiyle tersledim. Cumaya gitmek için hazırlanıyordu. Neden ? Sormadım, hiçte bilemedim..

Okuldan eve geldiğimde dayım evde değildi. Bizde ablamla beraber babaanneme gittik. Döndüğümüzde dayım yatmıştı. Anneme bugün bizim salonda yatmamızı, bizim odamızda yatacağını söylemiş. Salona yataklarımızı yaptık ve yattık. Babam henüz gelmemişti. Gece yarısı annemin sesiyle uyandık. “ Koşun! Dayınıza bir şey oldu!”

 

Kalkıp odaya gittiğimde dayım ablamın yatağında, “kefeniyle” yatıyordu. Annem ordan oraya koşturuyor, ağlıyor, dayımın başına geliyor,dayıma vuruyor “ Ne yaptın sen?” diye soruyordu. Kardeşimle ben ne olduğunu anlamıyorduk ama ağlıyorduk. Bizi korkutan neydi hala bilmiyorum. Gözlerimi dayımın gözlerine dikmiştim. Masmavi gözleri hafif aralık ve bulanıktı. Benim gözlerim mi bulanıktı yoksa ? Sildim. Hayır, dayım resmen ağlıyordu! Dayıma ne oluyordu ?

 

Nefes nefese ablam girdi içeri. Onu görünce bir süredir ortada olmadığını fark ettim. Taksi çağırmaya gitmişti. Dayım acı çekiyordu, sarsılıyordu, ağlıyordu. Annem, ben ve taksi şoförü dayımı taksiye bindirmeye çalışıyorduk. Dayım artık acı çekmiyordu. Ablam çok telaşlıydı bense durgun. Soğukkanlılık değildi, ben ne olduğunu anlamamıştım henüz.

 

Ev duruldu, kardeşimle korkuyorduk. Televizyonu açtık. Dayıma ne olduğunu bilmiyorduk. O an ne düşündüm, ne hissettim hala bilemiyorum. İlk önce ablam geldi, gözleri yaşlı. Dayımın ceketini sordu. Ne oluyor sorularıma tamam tamam diyerek cevap verdi. Şaşkındı. Dayımın kimliğini aldı, çıktı gitti. O kimliğin hikayesini sonradan öğrenecektim. Öğrendiğimde de dayıma olan aşkım iki kat daha artacaktı. Yarım saat sonra babam ve yanında iki polis geldi. Konuşmaları anlayamayacak kadar şaşkındım. “Altın işinde çalışıyordu, bulması zor değil!” “ İyi ki kimliğini yeniden çıkartmış yoksa başınız çok ağrırdı.” “ Neydi peki derdi ?” Durun yahu, ne oluyor ? Baba ? Annem nerde ! ? Kimse bana bir şey söylemiyordu. Kimseyi anlamıyordum, sanki görmüyordum da. O ara ne oldu neler bitti anlamadım. Şaşkındım, hatırladığım tek his buydu. Aşağıdan sesler duydum. Annemi getiriyorlardı. Yan komşumuzda yanındaydı. Hangi arada geldi o ? Hem bir saniye, dayım nerde ?

Annem dağılmış bir halde eve girdi. Ayakta durmuş şaşkın şaşkın ona bakıyordum. Artık biri bir şey söylesindi. Annem bana baktı, televizyona baktı. “ Sizin derdiniz televizyon mu ? Dayınız öldü!” dedi. Sessizlik, tabi ki şaşkınlık… Yine kalabalık, herkes konuşuyor, annem ağlıyor, ablam bağırıyor. Kardeşim ? O sanki yoktu, gördüğümü hatırlamıyorum. Babam elinde bir şişe ile hararetli bir konuşma yapıyordu. Bense hala inanamıyordum. Şişeye dilini değdirdi ve banyoya koştu. “Siyanür” dedi. Ablamın çığlıklarıydı sadece duyduğum. Siyanür, artık ne olduğunu daha iyi anlıyordum. Ve inanıyordum.

Gün ağarır ağarmaz telefon açmak için dışarı çıktım. Neden evden aramadım hatırlamıyorum ama sanırım telefonumuz borcundan kapalıydı. Büyük teyzemi aradım. “ Dayım öldü, gelin” dedim sadece. Teyzemin bunu nasıl karşıladığını yıllar sonra kuzenlerimle bu konuyu konuşmaya cesaret edebildiğimizde öğrendim. Sessiz kalmış önce, telefonu düşürmüş sonra. “Murat ölmüş” demiş ve bayılmış.

O gün öğleden sonra teyzemler geldiler. O zaman anlayamamıştım sonraları kavradım. Çok kısa bir sürede gelmişlerdi. Hatta eniştem Nevzat Amca’ya “ Ben kullanamam Nevzat, sen de gel” demiş. Normalde 8 saat olan yolu birkaç saatte gelmişlerdi. Evde sadece dayım konuşuluyordu. Annem ağlıyordu, ablam ağlıyordu. Teyzem anneme sarılıyordu. Bense oturmuş metanetli bir şekilde olanlara bakıyordum. Sonra çözümlediğim, bu metanet falan değildi, içimdeki pişmanlık yangını gözyaşlarımla sönsün istemiyordum. Herkesin bir yorumu vardı. Ben susuyordum. Herkesin bir “neden” sorusu vardı. Ben susuyordum. Eniştem kızgındı, teyzem şaşkın. Bahsi geçen adam benim dayım, intihar etmiş olması ne kadar mümkün olabilirdi ki ? Aslında parçaları birleştirince anormal bir şey çıkmıyordu ortaya. Çünkü dayım geldiğinde normal değildi. O haldeki bir insanın yapması gereken en doğal ve tek şeyi yaptı. Kendini öldürdü. Yaşamasına değecek bir şey yoktu. Hayatı boyunca kurmaya çalıştığı her şey yitmişti. Ve yeniden kuramazdı. Yaşam karşısında boyun eğmezdi Murat. Yenilmezdi, ama yenilmişti. Bunu yediremeyecek kadar gururluydu. Herkesi ardında bırakıp tek başına bir hayat kurmuştu ve başaramamıştı. Bunu kimseye söyleyemezdi. Yapması  gerekeni yapmıştı. Kendi hayatını asla kaderin ellerine bırakmamıştı ve ölümünü de kaderine bırakmadı. Kendi kendinin eceli oldu ve ona yakışanda buydu. Yaşaması için bir sebep yoktu. Ölmemesi içinde bir sebep yoktu. Basit aslında. Hiç günahı olduğunu düşünmüyordu, hayatta kalması için de bir sebebi yoktu. Neden ölmesindi ki ? Ölmeden önce herkesi neden kırdığını daha iyi anladım. Kimse arkasından üzülmesin istiyordu. Yani vicdanı rahat olsun istiyordu. Kimsenin üzülmesine sebep olmak istemiyordu. Kendini kandırıyordu bunu kendi de biliyordu ama itiraf edemezdi. Gözlerinin açık olması bizi ne hale soktuğunu görmek içindi, ağlaması da pişmanlığıydı. Çünkü daha sonra yerde izler gördük. Siyanürü içer içmez tükürmüştü. Belki acıdan, belki pişmanlıktan. Ama ben büyük bir çaba ile bu düşünceyi flulaştırıyorum. Çünkü benim dayım acı çekmezdi, benim dayım yaptığı hiçbir şeyden pişman olmazdı. Eniştem bana fikrimi sorduğunda aynen böyle söylemiştim. Rahatlamışlardı. Ama ben rahatlamaları için söylememiştim. Gerçek buydu ve söz konusu dayımsa, ortada bundan başka bir gerçek olamazdı.

Ertesi gün cenazeyi memlekete götüreceklerdi. Sanki anneannemin içine doğmuştu. Telefon etti, dayımı sordu. Uyuyor dedim. Sanki teyzemin içine doğmuştu, dayımı sordu. Uyuyor dedim. O gece yola çıktılar. Anneanneme nasıl söyleyeceklerini bilmiyorlardı. Buna dayanamazdı. Benim sonradan öğrendiğim, Afyon yakınlarında anneannemin eltisini aramışlar, ona söylemişler. O da apar topar anneanneme gitmiş. “Mahmut’la kavga ettik” diye yalan söylemiş. Cenaze geldiğinde yalnız olmasın diye. Cenazeye  dair kimseye hiçbir şey sormadım. Hala daha sormuyorum. Çünkü bir yanım hala ölmediğini düşünüyor. Uzaklara gitti ve isterse geri gelecek. Bu düşünce öldü fikrinden çok çok daha iyi..

Dayım hakkında sonradan bilmediğim yığınla şey öğrenmiştim: Bir  gün intihar etmek için uzaklara gitmiş. Yanına siyanürü almış. Kimliğini, ehliyetini yakmış ve tam zehri içecekken akşam ezanı okunmuş. Sonra en yakın arkadaşı İsmail Abi’ye gidip durumu anlatmış ve “ Bir şeyler benim ölmemi engelliyor İsmail” demiş. Kimliğini yeniden çıkartması bu sebeptenmiş. Sonra iş görüşmesine gitmiş, o kısmı anımsıyorum. Gözleri ışıl ışıl eve gelmişti. “ Her şey yoluna girecek” demişti. Bense kimliğini bizi düşünerek tekrar çıkarttığını düşünmek istiyorum. Çünkü kimse onu geri aramadı. ( En azından dayım hayatta iken. Çünkü ölümünden yaklaşık iki ay sonra işe kabul edildiğine dair telefon gelmişti. Acımızı ikiye katlayarak..)Dayımın hayal kırıklığı yaşayabilen biri olduğuna inanamam. Dayımın umutsuzluğa düşmüş biri olduğunu kabul edemem. Hayır, iş görüşmesi için değil, biz zor durumda kalmayalım, kimliksiz birini evde tutmuş olmayalım, onu biz öldürmüş olmayalım diye çıkartmıştı. Hayır, benim dayım umutsuzluğa düşmedi!

Dayımdan sonra kimsenin hayatı asla eskisi gibi olmadı. Anneannem yaşamaktan vazgeçmişti bunu hepimiz görebiliyorduk. Eğer inançlı biri olmasaydı o da kendini öldürürdü bundan eminim. Bir daha asla gülmedi. Murat ismi evimizde hiç kullanılmadı. Yıllarca dayım konuşulamadı. Ölümünden tam 5 yıl sonra olanları konuşabildik. Bende çok derin yaralar açtığını söyleyebilirim. Eğer şimdiki aklım o zaman olsaydı dayımı anlayabilir ve onun fikirlerine ortak olabilirdim. O da “Kimse beni anlamıyor” diye benim oyuncak ayıma dert yanmazdı. Ben olurdum konuştuğu. Ve ben dayıma hiç çay getirmedim isteyerek. Ben dayıma hiç seni seviyorum demedim. Dayıma hiç sarılmadım. Saçların çok güzel dayı demedim. Dayımdan sonra hayata dair öğrendiğim en derin şey, pişmanlık.. Yaptıklarınızın, söylediklerinizin pişmanlığı yıllar sürse de mutlaka geçiyor. Ama yapmadıklarınızın, söylemediklerinizin pişmanlığını asla içinizden atamıyorsunuz. O yüzden birine iyi bir şey söyleyecekseniz ya da yapacaksınız bunu o an yapın. Bir dakika dahi beklemeyin. Yoksa hayatınızı zehredersiniz. Dayımın mezarına daha 2 yıl önce gitme cesaretini gösterebildim. Mezarının başına çöktüğümde onun için ilk gözyaşlarımı döktüm. Ve tek şey söyledim “ Seni seviyorum Dayı”. Ama artık çok geçti. Zaman geri alınabilen bir şey değildi.

Dayıma güzel bir armağan vermek istemiştim ve onu kitaplaştırdım.  Artık herkes onun  nasıl mükemmel biri olduğunu görebilecekti. Ama sonra Selçuk Altun’un Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir kitabını okudum. Dayısını anlatıyordu. Vazgeçtim. Daha önce biri yazmıştı ve benim dayım asla ikinci olamazdı…


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »