< Tek başınalık - Kerahet Vakti - Blogcu





7/7/2009

Tek başınalık

Yalnızlık bir ihtiyaç, değeri bilinemeyen bir sessizlik hali…-

“ Bazı keyifler vardır ya hani, derin derin tarifi yapılamayan. Özündeki sebebi de pek bilinemez esasen. Kendisine dair bilinebilen tek duygunun keyif olması dışında.”

Üniversitede okurken devlet yurdunda kaldım. 4 ranzalı, 8 kişili odalarda. Evime, aileme çok uzak bir memleket değildi okuduğum şehir. Çekilen aile özlemine rağmen eve gitmeye direnilirdi. Galiba gurbette okuyan çocuğun aile özlemi çekmesi psikolojisini perçinlemekti derdimiz. Belki de… Belki de aile özlemi çekmiyorduk, çekmek için kendimizi zorluyorduk. Belki de… Özgürlüğün tadıydı, bilemiyorum.

O günlere dair hatırladığım en keskin duygu, sorumsuz öğrencinin, keyif veren sefaletiydi. Üniversite; dal olarak alınan sigaralardan pakete geçiş. Elden alınan harçlıklardan banka kartlarına adım. Yemek yeme alışkanlıklarının yitirildiği, standartların düştüğü…

Sigaraya ilk başladığım yıllarda ki bu 8 yıl öncesine tekabül eder, bir ağabey bana “Öyle bir zaman gelecek ki, karnın çok acıkacak ama sigaran da olmayacak. Ve sen cebinde kalan son parayı sigaraya vereceksin.” demişti. O zamanlar bana çok ütopik gelmişti. Üniversite de bu durumu en sık haliyle yaşayınca, o zamanlar ütopik gelişi ziyadesiyle komik gelmişti. O yıllarda “yemek” yemek ve sigara içmek lükstü bir kısmımız için. Bu ikisinin refahını yaşayabilmekte inanılmaz bir hazdı.

Bir gün, yurtta çıkan yemeklerden bunaldığımız bir gün, ucuza döner ekmek yiyebildiğimiz şahane(!) büfeye doğru yola çıktık. Bilindik caddede yürürken, dağılmak üzere hareketlenen kalabalığın doldurduğu bir dükkân dikkatimizi çekti. Bünyede öğrenci kural tanımazlığı barındırdığımız için hemen içeri girdik. Tezgâhları görünce bir kermeste olduğumuzu anlamamız uzun sürmedi. Şaşkındık ama. Her tarafta ablalar, teyzeler. Patik satıyor, kitap satıyor, incik boncuk, bölük pörçük ve yemek! Tezgâha yaklaştık. Yurdun başından beri daralan yemek dağarcığımızın izin verdiği ölçüye sıkışan hayal gücümüze sığdıramayacağımız kadar çok çeşitle karşı karşıyaydık. Kendimizi iyi niyetle süslenmiş bir ziyafette bulmuştuk, bilinçsizce. Çokça mantı, birkaç zeytinyağlı yaprak sarması, biraz kısır, patates kızartması, peynirli börek, kurabiyeler, tatlılar, kekler, içecek. Ziyafet değil de neydi? Tabaklarımızı hazırladık iş ödeme yapmaya geldi. 1,5 TL! Kişi başı 1,5 TL! İnanılır gibi mi? Şaşkınlığımızı dile getiremeyecek kadar sevinmiştik. Sormadık, bu bir mucizeydi ve bozmaya niyetimiz yoktu. Kocaman gülümsemelerle masaya geçtik, sessiz sessiz yemeğimizi yedik. Ucuza iyi yemek yemenin mutluluğuyla yurdumuza döndük…

Okuduğumuz bölümde yurtta kalan çok az öğrenci vardı. Birçoğu ailesi ile yaşıyordu. Aramızda hep bir sıcak çorba geyiği olurdu. Hikâyeden acırlardı halimize. En sefil zamanlarımız Ramazan aylarıydı. Bütün gün aç kalmanın ardından sıcak yemek istiyordu bünye haliyle. Bir gün iftara yakın bir saatte, bir arkadaşımız annesinin bizi bu akşam iftara beklediğini söyledi. Sevincimizi nerelere sığdıracağımızı bilemedik. Gittik, müthiş yemeğimizi yedik. Daha sonraki zamanlarda bu davetten feyz alan arkadaşlarımız Ramazan ayı boyunca ya evlerine çağırdılar ya da kavanozlarla yemekler getirdiler.

O yıllarda en çok sabahları temizlikçi teyzelerin çirkin çirkin deterjan kokularıyla uyanmak canımızı sıkıyordu. Annelerimizin börek kokularıyla uyanmak varken. Bir hafta sonu içimizden biri ailesinin yanına gitti. Pazartesi günü derse girmeyeceğini, akşam yurda döneceğini söyledi. O hafta sonu Pazar sabahı hepimiz çok şaşkın uyandık. Çünkü börek kokuyordu! Arkadaş erken dönmüştü, yanında bir kutu börek çörekle. Benim karşı ranzamda yatan arkadaş öyle etkilenmişti ki, “Günaydın anne!” diyerek açtı gözlerini… Saatlerce güldük tabi.

Sigara facialarımız olurdu bir de. En ucuzunu içerdik. Ucuz ama içilebilir sigara denemekten iflahımız kesilmişti. Gecenin bir yarısı, kimsede sigara olmadığı anlar. Odaların kapıları tek tek çalınıyor. Bulunan her sigara orospu denilenin en afilisine yakışır haliyle içiliyordu. Öyle zamanlar olurdu ki, birkaç çekimliği olan izmaritlere tavdık. Kat kati çöp çöp izmarit aradığımızı bilirim. Yarıya kadar içilip atılmış sigara bulmak, çalışmadan sınavdan geçmek gibi bir şeydi.

Bu hazları alabilmek bir erdemdi bana göre. İçimizde yitirmediğimiz pırıltılarımız vardı. Aykırı gençlerdik belki, ama ışıldıyorduk. Çünkü kalbimizi cilalayan küçük mutluluklarımız vardı hala.

Aslında tam da hayatın içinde, göbeğinde yeşeren ışıltılar bunlar. Belki mizahi yanı kuvvetli olmasından ötürü yaşamsal ciddiyetten uzak, arkadaş geyiği konusu yalnızca. Mizah deyince Uykusuz dergisi yazar/çizerlerinden Umut SARIKAYA geldi aklıma. Her hafta “İşimdeyim Gücümdeyim” adlı köşesinde, yaşamın içinden küçük keyiflik anları çekip konu ediyor kendisine. İki favori karikatürü vardır, bu mevzuda: Çocukken ilkokul zamanlarında mesela, erkek çocuklarında görülür genellikle, eve annenizin komşuları gelir ve siz hoş geldin bile demeden odanıza kapatırsınız kendinizi. Atari oynarsınız, şanslıysanız bilgisayar oyunu. Akşamüzeri misafirler gider, siz de kendinizi odadan dışarı atarsınız. Mutfağa yöneldiğinizde gördüğünüz börek çörekler gözlerinizi kamaştırır. Belki bu duruma hangi yaşta olursak olalım seviniyoruzdur.

Yine aynı yaşlarda, okuldan eve döndüğünüzde kapıda yabancı ayakkabı gördüğümüzde korkuyla karışık bir sevinç yaşarız. Çocuk kalbinin içindeki sönmemiş ışıltıyla…

Ben bütün bu bahsi geçen ve geçemeyen anlardan alınan hazza eş değer bir haz daha biliyorum. İstemli tek başınalık…

Cep telefonu kullanma moduna erememiş ergen dönemlerimde, okulda çok sıkıldığım zamanlarda, hatta kendimi öldürmem gerektiğine inandığım bazı günlerde, eve gelir ve dış kapıda bir not görürdüm “ Remziye teyzendeyim, anahtar terliğin içinde.” O an beni başka hiçbir şey bu kadar sevindiremezdi. Beklemediğim bir anda, arzuladığım bir şeye kavuşmuştum. Tek başımaydım. Bu hazzı yaşayabildiğim yaşlar, kalbimdeki ışıltının ilerde tekrar yanmak üzere söndüğü yaşlardı.

İstemli tek başınalık sonucunda haz alınabilen bir durumdur. Çünkü insanın istediği zaman yalnız kalabilme lüksü olmalı. Yalnızlık dönem dönem vuran bir ihtiyaçtır çünkü. Bu haz bir süreçtir aslında. Önceleri yalnızlık bizim için erişilemez bir durumdur. Ergen dönemlerinde aile bize yüktür, özlemeyiz, görmek istemeyiz ve yalnız kalma lüksümüz de yoktur. İçe kapanıklığımızı yalnızlığımızla pekiştiririz. Çünkü o zamanlar “yalnızlık” bir yara değildir içimizde. Üstelik hala ışıldıyoruzdur. Sonra yaş ilerler, bir parça korku serper tek başına kalma isteğinin üzerine. Yine zordur öyle anları yakalamak, yine ışıltımız vardır ama, etrafımızda yalnız olanları da gözleyebiliyoruzdur artık. Hüzün karışır içimize.. Sonra bir öteki yaş adımı.. Yolda tek başınıza yürümek bir keyif değildir artık sizin için. Yürüyüşlere çıktığınızda bile adımlarınız hızlıdır, çünkü insanlar bir yere yetişmeye çalışıyormuşsunuz sansın istersiniz. Yalnızlık üzerinize yakışmayan, giymek istemediğiniz bir elbise halini alır. Öyledir ki, istemli olmaktan çıkmış, kaçtığınız bir duygu olmuştur. Hediye alacak arkadaşınız vardır fakat hediye alırken fikir soracak kimseniz yoktur. Gözleriniz her daim dolu dolu gezersiniz. İzlemediğiniz film, okumadığınız kitap kalmamıştır. Parıldamıyorsunuzdur.

Kapıda yabancı ayakkabı görme umudunuz bile yitmişse, kalbinizdeki bütün ışıltıyı kaybetmişsiniz demektir…

 

 


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »